Günümüzde pek çok kişi ruhsal hastalıkların tedavisinde ilaçların geçici, psikoterapinin ise köklü bir iyileşme sağladığına inanmaktadır. Bu inanış muhtemelen ruhsal hastalıkların soyut bir hastalıkmış gibi görülmesinden ve soyut bir hastalığın somut bir madde olan ilaç ile tedavi edilemeyeceği düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Diğer yandan ilaçlar ile ilgili olumsuz düşünceler de (ilaçların bağımlılık yaptığı, ciddi yan etkiler ortaya çıkardığı) bu inanışı pekiştirmektedir.
Ruhsal yapının, ruhsal işleyişin, her türlü düşünce ve duygunun beyindeki sinir hücrelerinin faaliyetleri ile ilgili olduğu biliniyor olsa da, beyin-davranış arasındaki ilişkinin gerektiği gibi kurulamaması bu inanışı beslemektedir. Ruh (zihin) ve beden, bütün dünyada yaygın olarak birbirinden farklı ve birbiriyle ilgisiz yapılar gibi algılanır. Aynı ikilik ruhsal hastalıklar için de yapılır; hastalığın biyolojik mi, yoksa psikolojik mi olduğu merak edilir. Psikolojik olduğu söylenen sorunlara, “sanki yokmuş gibi” ve “boşlukta oluşmuş gibi” bakılır. Sonuç olarak hastalığın psikolojik olduğu düşünülürse tedavisinin de ancak psikolojik bir tedavi olacağı sonucuna varılır. Oysa ruh (zihin) ve bedenin aralarında keskin bir ayırım varmış gibi ele alınması tamamen yapay bir tutumdur. İnsanda ruhsal ya da zihinsel bir etkinlik olarak düşünülen ne varsa (duygu, düşünce, bellek, yargılama vs.) hepsi beyinin eseridir.
Toplum içinde ruhsal rahatsızlıklarda ilaç kullanmaya karşı isteksizliğin önemli bir nedeni de insanların ruhsal durumları değiştirmek (rahatlamak, keyif almak vs.) amacıyla kullanılan alkol ve uyuşturucu maddeler ile ilgili (doğru ya da yanlış) bilinenlerdir. Belki de insanlık tarihi kadar eski zamandan beri kullanılmakta olan bu maddelerin geçici bir iyilik hali oluşturması ve bu maddeleri kullananlarda bağımlılık ortaya çıkması, ruhsal hastalıklarda ilaç kullanma konusunda isteksizlik yaratan önemli bir etmendir. Oysa günümüzde ruhsal hastalıkların modern tedavisinde bu sorunlar büyük oranda aşılmış durumdadır. Uygun dozda ve sürede kullanıldığında, ilaçla elde elden iyilik hali günlük ve geçici olmamakta ve bazı ilaçlarda var olan bağımlılık riski de uygun biçimde kullanıldığında yok denecek kadar azalmaktadır.
Fakat bu ifadeler ruhsal hastalıkların tedavisinde psikoterapinin etkisi konusunda her hangi bir şüphe uyandırmamalıdır. Çünkü ruhsal rahatsızlıklarının tümünün tedavisinde psikoterapötik girişimler temel tedavi yöntemleri arasında yer almaktadır. Esas sorun, psikoterapiyi ön plana çıkarırken ilaç tedavisinin değersizleştiriliyor olmasıdır. Psikoterapi ve ilaç tedavisi birbiri için seçenek oluşturan tedavi yöntemleri değildir; tam tersi birbirini tamamlayan ve çoğu zaman birlikte uygulanması gereken tedavi yöntemleridir. Diğer yandan psikoterapi de (ilaç tedavisinde olduğu gibi) hastayı iyileştirirken yine beyin hücrelerinin işlevlerini etkileyerek iyileşme sağladığı da unutulmamalıdır. Bazı hekimlerin, psikologların ve eczacıların ruhsal hastalıkların tedavisinde ilaç kullanımı konusunda bilimsel hiçbir temele dayanmayan olumsuz yaklaşımları, hastaların kafasını iyice karıştırmakta ve ne yazık ki bir çok hastanın tedavisinde aksamalara neden olmaktadır. Bilimsel araştırmalardan ve hekimlik deneyimlerinden elde edilen bilgiler, ruhsal rahatsızlığı olan bazı kişilerin yalnız psikoterapötik girişimlerle, bazı kişilerin ise özgül psikoterapi yöntemleri ile, bazı kişilerin ise ilaç ve psikoterapinin birlikte kullanımı ile iyileştiğini göstermektedir. Fakat ruhsal rahatsızlık yaşayan kişilerin çoğunda en iyi sonuç veren tedavi yöntemi, psikoterapötik hasta-hekim ilişkisi ve ilaç tedavisinin bir arada uygulanmasıdır. Günümüzde ruhsal rahatsızlıkların tedavisinde esas sorun, ilacın mı yoksa psikoterapinin mi etkili olduğu değil; hangi hastada, hangi tedavi yönteminin, ne zaman uygulanacağı konusunda doğru karara varmadır. |