|
Akademisyenlerimiz köşesinde yayımlanan, akademisyenlerimizin ilginç anılarını sizler için derledik. Bu anıları birkaç bölüm hâlinde okuyabilirsiniz
“En zor iş adaletli olmak”
Prof. Dr. Feyhan Ökten: Çok kötü durumlarla karşılaştık ve çok hasta kaybettik. İki sene önce Yüksek Sağlık Şurasında görev yaptım. Bu benim için son derece onur verici, keyifli ve önemli bir deneyim oldu. Beni çok mutlu eden bir dönemdi. Hâlâ Yüksek Sağlık Şurası kimliğini gururla taşıyorum. Dünyanın en önemli ve zor işin adaletli olmak olduğunu anladım. Hekimlerin karşılaştığı problemleri, bu kadar dramatik şekilde, açık olarak görmek, benim görüşümü ve düşüncemi değiştirdi.
“Sermet Hoca nerede?”
Prof. Dr. Sermet Koç: Aslında başkalarınca “çok ilginç” kabul edilebilecek, bizce sıradanlaşmış pek çok anımız vardır. En ilginci olmasa da birisini anlatayım: Bir gün anabilim dalı başkanlık odamda çalışırken, en az 2-3 yıldır tanıdığım bir doktora öğrencisi geldi “Sermet Hoca nerede, kendisini nasıl bulabilirim?” diye sordu. Önce espri yaptığını sandım. Niçin aradığını sorduğumda “tez konusu ile ilgili olarak danışmak üzere geldiğini” söyledi. Baktım espri değil, aradığı kişinin “ben” olduğunu söylediysem de inanmadı, beni onun asistanı olarak bildiğini söyledi. Bunun üzerine “daha önce derslerine girdiğimi” hatırlatınca, yine ısrarla beni hoca yerine dersi anlatan asistan olarak tanıdığını söyledi ama asistanın adını öğrenme ihtiyacı da duymamıştı. Nihayet durumu anladığında çok bozuldu ve özür diledi.
“Rektör beyle görüşmek istiyorum”
Prof. Dr. Enver Hasanoğlu: Hekimlikle ilgili değil de idarecilikle ilgili bir anım var. Biraz komik olduğu için anlatacağım. Ben cekete hiç alışamadım. Senelerdir de beyaz önlük giymedim. Bir ağustos ayı çok sıcak, kravatım da gevşek, Türkan hanım da benim özel kalemimdir. 17 seneden beri birlikte dekanlık, rektörlük gider geliriz. İçeride yoruldum dışarı çıktım, Türkan hanım oturuyor. Bir bey geldi. Benim de kravatım gevşek öyle duruyorum. Türkan’a “Rektör beyle görüşmek istiyorum” dedi. Kız şaşırdı, ne diyeceğini bilemedi. Ben durduğum için meşguldür diyemiyor veya bir dakika sonra diyemiyor. Şaşırdı, ben de “Buyurun beyefendi” dedim. Adam “Siz değil rektör bey” dedi. Bende “Mevcut bu” dedim. Ondan sonra tabii toparladı, “Hocam benim bildiğim rektör böyle kafası açık olur, göbekli olur” dedi. Yani kendini toparlamaya çalıştı.
“Hocadan ses çıkmadı”
Prof. Dr. Mehmet Ali Gürer: Uzman olduktan sonra başasistan olarak devam etmek, hocamızın vereceği ‘kal’ talimatına bağlıydı. Uzman oldum ve Prof. Dr. A. Lütfi Tat hocamdan hiç ses çıkmıyor. 15-20 gün böyle devam etti. Bunun üzerine, pazartesi günü Sağlık Bakanlığına müracaat etmeyi düşünüyordum. Cuma günü hocamız anjina pektoris geçirdi ve hastaneye yatırıldı. Akşam Lütfi hocayı ziyarete gittim. Hocam benden eşini eve bırakmamı rica etti. Giderken eşi hatırımı sordu, “Ne yapıyorsun?” dedi. Ben de “Uzman oldum, ayrılacağım buradan” dedim. “Burada kalmayı düşünmüyor musun?” dedi. “Kalmayı çok istiyorum ama hocadan ses çıkmadı” dedim. Pazartesi günü Lütfi Hoca, bana üniversitede kalmayı teklif etti. Bu hayatımdaki mihenk noktası. Bu olmasaydı belki mutsuz bir uzman olarak Anadolu’da bir yerlerde yaşıyor olacaktım.
“Mükafat verdiler mi sana?”
Prof. Dr. Ayşegül Demirhan Erdemir: Ben mesleğime ve branşıma yaşamım boyunca önem verdim. Bu arada diyebilirim ki branşım benim hayat tarzım oldu. Yaşamımın her anında o var. Ancak çok küçük bir anım var ki ‘Acaba böyle bir şeye tamamen kendimi adamak boş muydu?’ diye düşünüyorum.
Uludağ Üniversitesine yeni atandığım yıllarda o dönemin idarecilerinden bir hocamız beni çok takdir ederdi. Bir bayram tatili ertesi karşılaştığımızda bana bayramda ne yaptığımı sordu. Ben de Bursa’nın yakınlarında bazı yerlere giderek bir tıp tarihi araştırması yaptığımı ve bir çalışma yayınlayacağımı söyledim. Aynı hocamızın bana şaka yollu şu sorusu çok ilginçtir: Mükafat verdiler mi sana? Bu şu anlama geliyordu. Gerçek çalışanlara ödül verilmesi pek sık olmaz ve değerleri bilinmez. Ona hak verdim. Ancak ilmi seviyordum ve bu benim hayat şeklimdi. Ödül benim için önemli değildi.
“Onur duydum”
Prof. Dr. Orhan Güven: 1980 yılında Hollanda’ya gittiğimde bana, “Türk bir hoca var, tanıyor musun?” diye sordular. Hocanın ismini düzgün telaffuz edemiyorlardı. Prof. Dr. Borçbakan’ı tezlerinde kullanmışlardı ve bana onu sordular. Borçbakan’ın öğrencisi olmaktan onur duydum. Türkiye’de iyi birçok hekim var. Ama bunu çalışmalarla yurt dışına taşıyabilmek önemli.
“Kontrol edemiyorduk”
Prof. Dr. Nimet Ünay Gündoğan: Hacettepe’de çalıştığım günlerde 9 yaşında bir ITP’li hastamız vardı. 3 basamaklı rakamları akıldan çarpıyordu. Biz doğru mu, değil mi diye kontrol etmek için yarım saat uğraşıyorduk. Ele avuca sığmıyordu. Hekimlerin dinlenme yerinde, başasistanın kucağında çok kıymetli bir çocuk olarak gezerdi. Hasta olduğunun bile farkında değildi, çok neşeli bir çocuktu. Tedavisi tamamlanınca taburcu ettik.
“Akşama kadar beklerdi”
Prof. Dr. Numan Numanoğlu: 1987 yılında uzman olarak SSK Dışkapı Ankara Hastanesi polikliniğinde çalışırken ilginç bir olay yaşamıştım. Günde 60-70 hasta muayene ediyordum. Temiz yüzlü bir vatandaşımız poliklinikten sıra alamadığını ve benle görüşmek istediğini söyleyince, ben de “Poliklinik kapısında bekleyin, öğle arası hasta bitince görüşelim” dedim. Öğlen işim olduğu için hastane dışına çıktığımda hastanın beni hastanenin ana kapısında beklediğini gördüm. Çok şaşırdım ama isteğini yerine getirdim. Eğer hastane dışında işim olmasa idi zavallı beni orada akşama kadar bekleyecekti.
“İlk hareketli görüntü”
Prof. Dr. İrfan Sabah: 1978 yılında İzmir’de Ulusal Kardiyoloji Kongresi yapılmıştı. Ben de o tarihte bulunduğum Japonya’dan kongreye konuşmacı olarak katılmıştım. Bu kongrede 8 milimetrelik sinema filmine kaydettiğim kalbin iki boyutlu hareketli görüntüsünü gösterdim. Bu bir ilkti ve kongrede büyük bir heyecan oluştu. Çünkü ilk kez kalbin içine girmeden hareketli görüntüsünü görüyorduk. Bu benim için meslektaşlarımla yaşadığım unutamadığım bir anı olarak hafızamda yer almakta. Yine Japonya’da 1986 yılında Japonya Ulusal Kardiyoloji Kongresi’nde bulunduğum sırada tartışma bölümünde yaklaşık 2000 kişi arasında başkanın övgülü sözler ederek ‘Dr. Sabah, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz’ şeklinde soru yöneltmesi, bana bir Türk hekimi olarak ülkem adına mutluluk verici bir andı.
“Beni tanıdınız mı?”
Prof. Dr. Aydın Paşaoğlu: Bir gün bir üniversite öğrencisi yanında arkadaşıyla geldi. İçeri girince yüzüme dikkatlice bakıp, ‘Hocam beni tanıdınız mı?’ diye sordu. Ben de kendisine ‘Tanıyamadım, daha önce tanışmış mıydık?” diye sordum. Öğrenci bana ‘Ben de sizi tanımıyorum hocam, ama 2 aylıkken beni ameliyat etmişsiniz. Ailem anlattı ben de tanışmak için geldim. Beni ameliyat eden kimdi diye merak ettim’ dedi. Bu benim için ilginç bir anıydı.
“Soru soramam hocam”
Prof. Dr. N. Ertan Mergen: Doçentliğimin ilk yıllarıydı. Yeni bir staj grubu gelmişti. Stajyerleri tanımak için gruba baktığımda iki kişinin hiç yabancı olmadığını gördüm. Bunlar ben öğrenciyken benden büyük sınıflarda olan iki ağabeyimdi. Kendilerine ağabey diye hitap ediyordum. Çeşitli nedenlerle fakülteden ayrılmak zorunda kalmışlar, uzun yıllar sonra çıkarılan bir öğrenci affı ile tekrar öğrenim hayatlarına dönmüşlerdi ve ben onların karşısında hoca olarak bulunuyordum. Klinikteki staj boyunca kendilerine ağabey diye hitap etmem, diğer öğrencileri şaşırtıyordu. Staj sonunda sınava Rıdvan Hoca ile beraber almıştık onları ve Rıdvan Hocaya, soru sormak istemediğimi bildirdim ve durumu açıkladım. Soruları Rıdvan Hoca sordu ve ikisi de geçti. Bu meslek hayatımdaki ilginç olaylardan biri idi.
“Boyumu aşan taşa tırmanmam”
Prof. Dr. Şamil Aktaş: Kaçkar Dağları’nda yüksek irtifa dalışı araştırması yapıyoruz. Kamp kurduğumuz göl 3400 metreden yüksekte ve 70 metre derinliğe ulaşan bir göldü. Gölde dalışlar ve çeşitli ölçümler yapıyorduk. Orada tanıştığım yaşlı bir ihtiyar fiziksel ve zihinsel olarak öylesine dinçti ki kendisine bunun nedenini sormadan edemedim. Uzun ve sağlıklı yaşamasının iki sırrı olduğunu söyledi, “Boyumu geçen taşa tırmanmam, boyumu aşan suya girmem” dedi. O an, çok uzun ömürlü olamayacağımın farkına vardım.
“4 yıl sonra geldi”
Prof. Dr. Ahmet Türkçapar: O zamanlar ben uzmandım. Bizim ileri evre mide kanseri olarak tanımladığımız bir vakamız vardı. Hastaya cerrahi tedavi uyguladık. Kemoterapi, radyoterapi de yaptık. Fakat bu tip vakalarda hastaya 6 ay ile 1 yıl arasında ömür biçilir. Çok ileri evreydi. O hasta, zannedersem 4 yıl sonra beni ziyarete geldi. Meslek hayatımdaki en şaşırtıcı olaylardan birinin bu olduğunu söyleyebilirim.
“Fark etmemiş”
Prof. Dr. Ülkü Bayındır: İlginç anı çoktur, bir tanesini aktarayım. Doçentliğimin ilk yıllarıydı, ani gelişen nefes darlığı yakınmasıyla gelen orta yaşlı bir hastamdan bronkoskop ile 4–5 dişten oluşan bir protez çıkarmıştım. O kocaman protezin solunum yollarına nasıl sığdığına şaşırmış ama aklı başında olan hastanın, ağzındaki diş protezinin kaybolduğunu fark etmediğini öğrenince daha çok şaşırmıştım.
“Konuşmayı bırak da…”
Prof. Dr. Ali Kokuludağ: Diyarbakır’da çalışırken, kadın hastalar ile ebe hanımın tercümanlığı vasıtasıyla anlaşabiliyordum. Bir gün, karın ağrısı ile gelen bir hastaya fakültede öğrendiğimiz peptik ülser ile ilgili soruları sorarken, ebe hanım bir ara gülmeye başladı. Ne oldu diye sorduğumda, hastanın, “Doktor konuşmayı bıraksın, beni muayene etsin” dediğini söyledi. Sorular hastaya fazla gelmişti. Hasta doğal olarak anemnezin önemini bilmiyordu.
|