Yaşadığımız günlerde demeçlerin, olayların, alınan kararların, çıkarılan yasaların kısaca yaşama dair her şeyin bir görünen yüzü var, bir de görünmeyen yüzü. Genellikle söylenenlerle yaşananlar tam ters oluyor. İşin ilginç yanı bunu ne kadar iyi başarabilirseniz o kadar deneyimli ve iyi politikacı oluyorsunuz. Elbette amacım bu satırlarda siyaset yapmak değil, politikacı olmaya da hiç niyetim yok. Ama yaşamım boyunca hep asıl sorunla ilgilenmenin önemine inandım. Bugün gelinen noktada öylesine yoğun bir bilgi kirliliği ve tek yanlı propaganda sistemi var ki, asıl sorunu algılamak ve ona yönelmek neredeyse olanaksızlaşıyor.
Ben de uzun süredir “Hekimliğin ve hekimlerin asıl sorunu ne?” sorusunu kendime soruyorum. Bu sorunun yanıtını güncel bilgi kaynaklarından edinmek oldukça güç görünüyor. Çünkü çoğu objektif olmaktan uzak, sponsorunun sesi durumunda. O nedenle sorunun yanıtını kendi gözlemlerimize ve analizlerimize dayandırmak gerekiyor. Aynanın karşısına geçip kendime “Söyle bakalım arkadaş nedir hekimlerin en önemli sorunları?” dediğimde, aklıma pek çok şey geliyor. Düşük ücret, fazla ve karşılıksız mesai, eğitim eksikliği, donanım eksikliği, sosyal güvence eksikliği….vs. listeyi uzatmak çok kolay. Ama biliyorum bunlar işin görünen yüzü, ben görünmeyen yüzünü deşifre etmek istiyorum. Yoksa gerçekten dert çok. Başbakanın hekimleri iğneci diye tanımladığı bir ülkede hekimlerin derdi az olur mu, olmaz tabii ama yine de bir şeyler eksik kalıyor ve gerçek yanıt olamıyor bu saydıklarım. Evet işler iyiye gitmiyor bundan eminim. Aile hekimliği ile sadece birinci basamak özelleştirilmekle kalmadı, temel sağlık hizmetlerinin köküne kibrit suyu sıkıldı bunu biliyorum. Sadece hekimler sözleşmeli hale getirilmedi, artık izlemleri yapılamayan bebeklerin, gebelerin, yaşlıların, yani toplumun sağlığına darbe vuruldu ve uygulamanın etkilerini yaşamaya daha başlamadık bile. Hastane birlikleri yasası ile aynı süreç uzmanlık kurumuna da sıçrayacak, bunu da görebiliyorum. Bütün bunlar ve burada sayamadığımız diğer uygulamaların her açıdan kötü bir hekimlik mesleği ve sağlıksız bir topluma neden olacağı apaçık ortada. Ama neden bunlar bir bir hayata geçiyor, hâlâ sorunun yanıtını tam verebilmiş değilim. Yanıtı doğru verebilmek için, soruyu doğru sormak gerekir. Yanlış sorulara doğru yanıt verilemez. O zaman önce yıpranmış hekimlik mesleğini, ucuz, eğitimsiz ve kalitesiz iş gücünü, geçim derdiyle uğraşmaktan bitkin düşmüş ve bir araya gelemeyen hekimleri, her şey bir yana sağlıksız bir toplumu kimler ve neden ister diye bir soru takılıyor aklıma? Eğer bu soruya doğru yanıtları bulabilirsek, belki çözümü tartışmaya başlayabiliriz. Ve belki o zaman her iktidarın bizleri ve mesleğimizi nasıl oy pusulasına meze yapıp, başımıza türlü çoraplar örebildiğini anlamaya başlarız. Asıl sorunun bölünüp parçalanmak olduğunu, örgütlenememenin savunmasız kalmak demek olduğunu hissedebiliriz belki o zaman. Hatta hekimlerin neden kendi örgütlerine ilgisiz kaldıklarını, bu duyarsızlıkta örgütü yönetenlerin hatalarını da sorgulayabiliriz. Ve güçsüz bir TTB’nin en çok kimlerin işine yaradığını merak edebilir, bunu en çok kimlerin isteyebileceğini de düşünmeyi aklımıza getirebiliriz belki, belli mi olur? Sizler bu soruların yanıtlarını düşünürken, ben aklıma gelen bir öyküyle bitireyim yazımı.
Zamanın birinde azman bir kediyi farelerle dolu odaya atıvermişler. Bütün fareler kaçışıp, korkuyla bir köşeye sinmiş. Kedi de kolayca içlerinden birini alıp mideye indirivermiş. Tokluğun verdiği rehavetle uykusu gelen kedi diğer köşeye gidip kestirmeye başlayınca, geride kalan fareler başlamışlar oynamaya, göbek atmaya “Oh, bana dokunmadı, bana dokunmadı” diyerek. Birkaç saat sonra kedi tekrar acıkmış, fareler tekrar kaçışmış ve yukarıdaki olay aynen tekrarlanmış. Ve her seferinde, kedi bir fareyi mideye indirip uykuya dalınca, kalan fareler doya doya göbek atmışlar hayatta kaldıkları için, ta ki son fare de kedinin midesini boylayana kadar. Yani aslında sonuç değişmemiş; bütün fareler ölüme gitmişler, ama güle oynaya…. |