“İki çocuk annesi ve 6 aylık hamile olan 26 yaşındaki Yıldız Alçı’nın fenalaşarak kaldırıldığı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesinde menenjit olduğu ortaya çıktı. Tedaviye alınan Alçı’nın yoğun bakım ünitesinde beyin ölümü gerçekleşti. Doktorlar, anne karnında 24 haftalık olan bebeğin alınabilmesi için, bir aya ihtiyaç olduğunu, bu süre içerisinde Yıldız Alçı’yı makineye bağlı yaşatmaya çalışacaklarını söyledi. Erdinç Ceyhan bebeğe bakacak durumu olmadığı için doğmasını istemediğini dile getirdi”.
Buna benzer bir olay ülkemizde daha önce de basına yansımıştı. O olayda da hekimler, annenin vücut fonksiyonlarını canlı tutmuştu. Ancak İstanbul’daki olayın farklılığı, babanın çocuğu istememesidir. Bu nedenle, bu olaydan kaynaklanan hukuksal sorunların ortaya konularak, çözüm önerilmesi gerekmektedir. İlk sorun, hekimlerin beyin ölümü gerçekleşmiş birinin vücut fonksiyonlarını işler durumda tutmaya hakkı olup olmadığıdır. İkinci sorun da, babanın bu konudaki iradesinin ne derece etkili olacağıdır.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, beyin ölümü bugün için hukuk düzenimizin de kabul ettiği ölüm kıstasıdır ve hukuksal anlamda ölüm gerçekleştiğinden, hastanın bağlı olduğu aletlerden ayrılması artık insan öldürme suçunu oluşturmaz.
Bu durumda tartışılması gereken husus, beyin ölümü gerçekleşmiş bir kimsenin vücut fonksiyonlarının çalışır vaziyette tutulmasının hukuksal bakımdan nasıl değerlendirileceğidir. Aslında ölüm sonrası kişilik haklarının korunması esası, kural olarak, organik ölümü durdurmayı veya uzatmayı yasaklamaktadır. Ancak olayımızdaki sorun annenin karnında yaşayan bir ceninin bulunmasıdır. Bu tip hallerde, tıbbi müdahaleyi kesme yasağından bahsedilebilir ve bu yasağın kaynağı da ceninin yararı olabilir. Ceninin yaşamını sağlamak bakımından, hekim, beyin ölümü gerçekleşmiş olan bir hamile annenin tedavisine devam etmek zorunda olabilir. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi, bir ceninin yaşamının korunması söz konusu olduğunda, hekim yararlar tartısı yapacaktır. Burada da ceninin yaşamda tutulması yükümlülüğü, annenin ölme hakkından daha yüksek değerdedir. Bununla beraber, bir istisna söz konusu olabilir: O da, ceninin özürlü olması durumudur.
Garantör olarak hekimin beyin ölümü gerçekleşmiş hamile kadını daha ne kadar hayatta tutmak zorunda olduğu da bu çerçevede tartışmalıdır. Bazı yazarlar, beyin ölümü gerçekleşmiş kadını hayatta tutma yükümlülüğünden çok, hayatta tutma hakkından bahsedilebileceğini savunmaktadırlar. Buna karşılık, çocuğun yaşama kabiliyeti varsa ve örneğin sezaryen ile kurtarılabilecekse, anneyi hayatta tutmanın gerekli olduğu savunulmaktadır. Keza, çocuğun hayatta kalacak kadar anne karnında büyüyebilmesi için gerçek bir şansın bulunması halinde de annenin o süre kadar yaşatılması gerekir. Buna karşılık çocuğun kurtarılması ihtimali yoksa sırf ölümünü geciktirmek amacıyla anneyi yaşatmak kabul edilemez.
Sonuç olarak, hekimlerin cenini kurtarmak bakımından anneyi yaşatmak yükümlülüğü vardır.
İkinci sorun ise, olayda babanın iradesine değer tanınıp tanınmayacağıdır. Hemen belirtmek gerekir ki, hukuk düzenimiz kural olarak 10 haftaya kadar olan gebeliklerin sonlandırılmasına olanak vermiş, daha uzun gebeliklerde ek bir takım koşullar aramıştır. Olayda bu koşullar gerçekleşmediği müddetçe, babanın çocuğu istememesi, hukukça tanınan bir irade olarak kabul edilemez. Çocuğun 24 haftalık olması nedeniyle, ne annenin, ne de babanın bu konudaki taleplerinin önemi bulunmamaktadır. Bu nedenle de, hekimler babanın iradesini esas almaksızın, çocuğu yaşatmak durumundadırlar.
Konu üzerinde bir sonraki yazımda da başka yönleriyle duracağım (Ayrıntılı bilgi ve atıflar için bkz. Hakeri, Tıp Hukuku, Ankara 2007). |