Hekimlerin gerek sağlık politikalarına gerekse ülkenin veya dünyanın politik tartışmalarına ilgisine yönelik mesleki bir araştırma var mı bilmiyorum. Türkiye açısından hekimlerin “politika” veya “siyasete” ilgilerine yönelik olarak birkaç somut değerlendirmeyle aslında ilginin ne kadar olduğunu üç aşağı beş yukarı anlayabiliriz.
Hekimlerin ülkenin genel siyasetine yönelik ilgisiyle ilgili isterseniz TBMM’ye şöyle bir bakalım.
TBMM’de şu an bulunan hekim sayısı: 26. Bir önceki Mecliste ise 31 hekim vardı. Yani ortalama olarak TBMM’nin yüzde 5’ini hekimler oluşturuyor. İlk kurulan Mecliste de durum aşağı yukarı aynı. Şu anki Mecliste mesleki olarak değerlendirildiğinde ise en çok mühendis ve avukatlar bulunuyor. Mecliste 91 mühendis kökenli milletvekili, 83 de avukat kökenli milletvekili bulunuyor. Bu tabloya göre hekimlerin mühendisler ve hukukçulara göre çok geride kaldığı söylenebilir.
Hekimlerin sağlık politikalarına ilgisini ise bir ölçüde tabip odası seçimlerindeki oy kullanma oranlarına bakarak anlayabiliriz. Bu konuda ise örneğin Ankara Tabip Odası seçimlerinde 2006 yılında hekimlerin oy kullanma oranı yüzde 20’lerde kalmış. 22 Temmuz Genel seçimlerde bildiğiniz gibi yüzde oy kullanma oranı yüzde 84 olmuştu.
Ben meslektaşlarımızın gerek sağlık politikalarına gerekse ülkenin veya dünyanın siyasetine olan ilgisinin yetersiz olduğunu düşünüyorum. Bu ilgisizlik durumuyla ilgili iddialara en çok verilecek cevabı da tahmin edebiliyorum: Zamanım yok!
Tıbbiyeye girdikten sonra 6 yıl (en az) yoğun bir eğitimden geçip, TUS’u da kazanınca aynı tempoda eğitime (daha da çok çalışmaya) devam ederken, bir ara başınızı kaldırdığınızda yaşın 35’lere vardığını fark edip, daha sonra da geçim telaşına düşerek bir hayatı yaşamak elbette birçok olumsuzluğu da beraberinde getiriyor.
Bu eğitim ve çalışmalarda sürekli birebir insanlarla muhatap olmanın aslında “yaşamın politik kritiğini” yapmaya ve çözümler üretmeye katkısı da, bir avantaj olarak değerlendirilebilir.
Tıbbiyenin doğası gereği getirdiği dezavantajların sonucu olarak “kapalı” bir yaşam sürmenin bir tercihten çok, bir zorunluluk olduğu kanısındayım. Bu kadar insanla iç-içe olan bir mesleğin, insanların geleceğini belirlemede de önemli rol üstlenmesi ise, tıbbiyenin dezavantajlarını verimli bir şekilde avantaja dönüştürmekten geçiyor.
Ben bir tıbbiyelinin gerek aldığı pratik eğitimden dolayı (teşhis-tedavi) gerek mesleki çalışma ortamı olarak, hem mesleğin hem de insanların geleceğine yönelik karar mekanizmalarında çok daha etkin bir şekilde görev alması gerektiği kanısındayım.
Bu işe mesleki politikalarla uğraşmak, çözüm yolları üretmek, var olanlara katkıda bulunup daha ileriye götürmek gibi öncelikle tabip odalarından başlamak, tabip odalarının daha etkin, hekimlerin geleceği ile ilgili söz sahibi olmasını sağlamakla başlanabilir. Bu başlangıcın ilk adımı da devam eden tabip odaları seçimlerinde oy kullanmak olmalıdır.
Tabip odaları ile ilgili hekim camiasında genel düşünce ise, tabip odalarının sağlıktan çok genel siyasi konularda ideolojik yaklaşım gösterdiği, bu yüzden tabip odalarını önemsemediği yönündedir. İşte tam da bu yüzden bu eleştiriyi yapanların oy kullanması gerektiği, değişimi kendilerinin başlatacağı, tabip odalarının önemsenmediği için belki de “önemsiz” olduğu, o yüzden “üzerine düşeni” yapması gerektiği söylenebilir.
Sağlık politikalarının gittiği noktaya bakarak, gelecekte hekimlerin meslek odalarının mesleki hakları savunmada çok daha önemli hale geleceği de aşikardır. Ne yazık ki hekimlerin gündemlerini belirleyemediği, sadece “dayatılan” gündemlerin peşinde koşmak zorunda kaldıkları bir ortamda, mesleki değerlerin de günümüzden çok daha kötü noktalara gideceği de aşikar olan bir diğer konudur.
Bir önceki seçimde yaptığım çağrıyı yine yapmak isterim; Hafta sonu bir saatinizi ayıralım. En azından ilk adım olarak “boş” veya “dolu”, gidip oyumuzu kullanalım! Yoksa söz söylemeye hakkımız yok! |