Sağlık sisteminde durum öyle bir hâl almıştır ki (aslında hep öyleydi diyebilirsiniz!), başlıkta sorduğum sorunun cevabı, “duruma” göre değişiklik arzetmektedir. Şöyle ki;
Sağlıkla ilgili düzenlemeyi yapanlar, yapacakları düzenlemede hekimleri aktör, hatta baş aktör olarak kabul edip, ona göre düzenlemeleri yaparlar. Yani sistemin yöneticilerine göre bu açıdan hekimler aktördür.
Diğer taraftan sağlık sistemindeki değişikliklerde, hekimler açısından bakıldığında durum tam tersidir. Hekimler, kendilerini doğrudan ilgilendiren konularda yeterince söz sahibi olamazlar, o yüzden sağlık sisteminin figüranı oluverirler.
Yine sistemin düzenleyicileri, herhangi bir konuda değişiklik yaparken, bu değişikliğin “kimin yararına olacağı” konusunda akıl yürütürken, akıllarına sistemin hekimler üzerinden yürüdüğü gelmez! O yüzden yapılan değişikliklerde eğer düzenleme “hekim yararına” ise, bu düzenlemenin onay görmesi, “hasta yararına” olandan daha zordur. “Hasta yararı”nın “hak”, “hekim yararı”nın “çıkar” olarak değerlendirilmesi ise, hekimler hakkındaki önyargıların, mevzuat düzenlemesine yansımış şeklidir denilebilir.
Adı üstünde “sağlık sistemi”ni hekim ya da hasta açısından değil, “sağlık” açısından değerlendirilmesi ise, filmin ne senaristinin ne de yönetmeninin aklına gelir.
Sağlık sisteminde hekimlerin figüran olmasının nedeni elbette sadece “yönetmen”den kaynaklanmıyor. Hekimler bazen figüranlığa gönüllü bile talip olabiliyor!
Şöyle ki;
Geçen hafta Türk Obstetrik ve Jinekoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Tıraş’la mülakat yapıyoruz. Ve geldiğimiz noktada “tam gün” konusunda hekimlerin “seslerinin” yeterince çıkmadığı, TTB’nin durumu tam olarak sahiplenmediği ve bu yüzden 28 derneğin bir araya gelerek, Uzmanlık Dernekleri Platformunu kurduğunu öğreniyoruz.
Bu öğrendiğimiz şey ise hekimlerin haklarının savunulmaması ile ilgili kaygılarını artırıyor. Ve hatta TTB yöneticileri böyle düşünmediğinden ben daha da fazla kaygılanıyorum! Durum sadece kamuda çalışan hekimler için değil, aynı zamanda özel sektörde çalışanlar için de aynıdır. Bilindiği gibi, özel sektör, “Yüzde 20 fark bizi kesmez” denilmesine rağmen almış başını gidiyor, gitmekle kalmıyor, hekimleri de birer birer özel hastanelere geçiriyor.
Özel sektördeki hekimlerin ise aslında durumu daha da içler acısı. “Çok para kazanmaları” nedeniyle bu “içler acısı” tanımlaması her ne kadar birbirinin zıddıymış gibi gözükse de, iplerin “sadece kâr amacı gütmek için bu işe giren patronların” elinde olduğu özel sektörde, çalışan hekimlerin seslerini duyuracağı bir organizasyon ne yazıkki yok.
Tamamı TTB’ye üye olmak zorunda olan özel sektördeki hekimlerin haklarını, meslek birliği ne yazık ki “Özel sektör gelişmesin” veya “Sosyalizasyondan dönenin kaşığı kırılsın” mantığıyla savunmayı kendine “zül” sayarken, ortada bir sendika da bulunmuyor. O yüzden özel bir hastane patronu “Bu ay sizin maaşınızı (priminizi) yarı yarıya indiriyorum” dediğinde, hekimler bu durumu sineye çekmek zorunda kalıyor.
İşin bir acı noktası ise, 3-5 hekimin bir araya gelip açtığı hastanelerde de hekimler her ne kadar “patron” olarak gözükse de, özel hastanelerdeki düzenlemelerle ilgili “hekim patronlar”ın değil, “sermaye patronları”nın sözü geçiyor.
Kamu veya özel fark etmiyor, hekimler sağlık sistemi içerisinde bir aktör değil figüran olarak “oyun”larına devam ediyor.
Bu filmin senaryosunu anlayabilirsek ve hekimlerin “figüran” olduğunu görebilirsek, “Hekimlere yönelik şiddetin arkasında ne var?” sorusunun cevabını da bulmuş oluruz.
Eğer figüran olarak kalmak istemiyorsak, aktör gibi davranmayı öğrenmeli, bu filmin senaryosunu değiştirmeliyiz.
İşte toplumun “Çok para kazanıyorlar” dediği ve “paracı” gözüyle baktığı “aktör”lerin film içindeki pozisyonu budur! |