Sağlık personeli hakkında açılan ceza davalarında Yüksek Sağlık Şurası yasal bilirkişi kurumu olarak belirlenmiştir. Bu nedenle, bütün ceza davalarında sağlık personelinin kusuru konusunda mahkemelerin Yüksek Sağlık Şurasından mütalaa alma mecburiyeti bulunmaktadır. Ancak zaman zaman tazminat davalarında da mahkemelerin Yüksek Sağlık Şurasından mütalaa talep ettikleri görülmektedir.
Hemşireler hakkında açılan ceza davalarında da Yüksek Sağlık Şurasının vereceği bilirkişi raporu büyük önem arz etmektedir. Ancak bütün bilirkişi raporlarında olduğu gibi, Yüksek Sağlık Şurasının raporları da mahkeme açısından bağlayıcı değildir. Ayrıca uygulamamızda Yargıtayın sık sık Yüksek Sağlık Şurası kararlarını yeterli görmediği söylenebilir. Bu durumda Yargıtay, Adli Tıp Kurumundan rapor alınmasını istemektedir. Aşağıda bir olgu ile ilgili olarak bu iki kurumun farklı kararlarına işaret ederek, yorumu hemşire okuyucularımıza bırakacağım:
Yargılama konusu olayda X’in ateş, öksürük şikâyetiyle özel bir polikliniğe götürüldüğü, çocuk hastalıkları uzmanı tarafından muayene edilerek, “bronşit” tanısıyla pronapen ve penadur reçetesi verildiği, pronapen iğnelerinin başka bir yerde yaptırıldığı, kontrol için tekrar aynı polikliniğe götürüldüğü, aynı doktor tarafından muayene edilerek “penadur” iğnesinin yaptırılmasının tavsiye edildiği, bunun üzerine poliklinikte görevli hemşire tarafından iğnenin yapıldığı ve eve gönderildiği, evde ayağının morarması, terleme ve ayağına basamama şikâyetleri nedeniyle üniversite hastanesine götürüldüğü, burada sağ ayak parmaklarının kesildiği belirtilmektedir.
Hemşire H, karakolda alınan ifadesinde, çocuğun babasıyla birlikte polikliniğe geldiğini, babasına sorduğunda daha önceden de “penadur” iğnesini ayda bir koruyucu olarak yaptırmakta olduklarını öğrendiğini, doktorun iğnenin yapılmasını uygun bulduğu için enjeksiyon kurallarına uygun olarak belirlediği enjeksiyon yerine iğneyi yapıp pistonu geri çektiğini, kan gelmediğini gözledikten sonra ilacı zerk ettiğini, çocuğu bir süre istirahat ettirdiğini, hiçbir reaksiyon gözlemediğini, daha sonra hastanın poliklinikten ayrıldığını” söylemiştir. Hemşire hakkında taksirle yaralamaya neden olmaktan dava açılmış ve dosya mütalaa için Yüksek Sağlık Şurasına gönderilmiştir.
Yüksek Sağlık Şurasının hemşirenin kusurlu olup olmadığına ilişkin mütalaası şöyledir: “Klinik tablo intra arteriyel enjeksiyona bağlı olamaz, bünyesel özelliklerden kaynaklanmıştır, hemşirenin kusuru yoktur”. Bu rapor yeterli görülmemiş ve bu kez dosya bilirkişi raporu için Adli Tıp Kurumuna gönderilmiştir. Adli Tıp Kurumu ise tam aksi yönde bir karar vermiştir:
“Hemşire tarafından enjeksiyon yapıldıktan sonra enjeksiyon yapılan ayakta gelişen nekrotz intramüsküler yapılması gereken ilacın intra arteryel yapılmasından kaynaklanmaktadır ve hemşire kusurludur”.
Bu durumda aynı konuda iki ayrı yönde rapor bulunduğundan, mahkeme bunlardan gerekçesine katıldığı raporu kabul ederek, o yönde karar verebileceği gibi, dosyayı bir üçüncü bilirkişiye de gönderebilir. Ancak dosyadaki Adli Tıp raporu, Adli Tıp Genel Kurulunun kararıdır ve bu nedenle mahkemeler genel kurul kararını çoğunlukla benimseyerek, bu rapora göre karar vermektedirler.
Bir sonraki yazımda hekim-hemşire ilişkisinin hukuksal boyutu üzerinde duracağım. |