Her gün etrafımızda olup biten olayların bizi sürüklediği denizlerde çalkalanıyoruz. Ufukta siyah bulutlar gözüküyor ve dümeni tam tutmayan bir gemide hızla bu fırtınalara doğru ilerliyoruz.
Sağlık sektöründe, özellikle kamuda çalışan hekimlerin “tükenmişlik sendromundan” bahsediyorum. Bir büyükşehirdeki kamu çocuk eğitim hastanesinde çalışan hekimlerin neredeyse yarıya yakınının anti-depresif tedavi kullanmak zorunda kalmakta olduklarını çok yakından izliyorum. Hekimler çok mutsuz.
Nöbet ve poliklinik hizmetlerinin ağırlığı yanında idarecilerin, basının ve son zamanlarda hizmet etmekte oldukları hastalar ile yakınlarının bazen fiziksel saldırı boyutlarına ulaşan baskılarıyla mücadele etmek zorunda kalıyorlar.
Bundan on yıl önce bir yakınının ölüm haberini verdiğimizde bize yine de şükranlarını sunan, elimizden geleni yaptığımız için bizlere müteşekkir olan ve üzüntüsünü bize yansıtmaktan utanır bir halde ölüm acısını bile içine gömebilen halk, değişik bir formata sokulmuş maalesef. Yürümeyen, aksayan veya sistem nedeniyle çalışmayan her şeyin sorumluluğu hekimin sırtına yüklenmiş bir halde. Politik kararların uygulanabilirliği olmadan yürürlüğe konulmasıyla oluşan kaosların da sorumluluğu hekimin üstüne yığılıyor. Ve hekim bunalıyor; mesleğinden soğuyor, işinden bir zevk duymuyor ve büyük bir tatminsizlik içinde ruhsal yıkıma doğru yol alıyor “tam yol”.
Lidersiz kalan sistem hızla bir çöküşe doğru yol almakta, sunulan değişim modellerinin de hekime bir yarar sağlayabileceğini ummuyorum. Tam tersine bir belirsizlik içine itiliyor sağlık sistemimiz. Buradan idareci ve politikacılarımızı uyarmayı bir yükümlülük olarak görüyorum. Gidiş iyi değil!
Daha birkaç hafta önce başkentimizdeki büyük bir üniversitemizin, alanında büyük bir kıymeti olan hocası Sn. Prof. Dr. Rauf Haznedar, bir hasta yakınının saldırısıyla ciddi bir biçimde yaralandı. Olay günlük kaygılarımız içinde kaybolup gitti. Hak ettiği tepkiyi alamadı. Kolay yetişmiyor hematoloji alanında bir usta öğretim üyesi. Kolay yetişmiyor bir doktor.
Halk nezdinde hekimin kıymetinin düşmesi (veya kasıtlı olarak düşürülmesi) ile hekimliğin ivme kaybetmesi, eninde sonunda en çok yine halkı, özellikle de sağlık hizmetlerini kamudan almak zorunda kalan sade halkı zor durumda bırakacaktır. Sağlık otoritesi bu durumun farkında mı? Hiç sanmıyorum. Bu işin farkındalığına varıp derhal ve çok rasyonel önlemlerin uygulamaya konulması gerekiyor.
Gün geçmiyor ki haberlerde bir şiddet uygulaması; ya acil serviste, ya da yoğun bakımlarda veya polikliniklerde. Bu iş çığırından çıktı artık ve bıçak kemiğe dayandığından hekim depresyon tedavisi alıyor, çaresizliğini gizleyebilmek ve hizmetini devam ettirebilmek uğruna.
Bu fırtınalı denizlerde gezerken sakin bir limanda mola verdik geçen hafta. Türk KLİMİK Derneğinin Çeşme’de düzenlediği 2007 Güz Okulunda! Son derece titizlikle hazırlanmış dört dörtlük bir ders programı. Dahası, asistanlar Derneğin misafiri olarak katılıyorlar beş yıldızlı okula, hiçbir ücret ödemeden. Yurdun her köşesinden gelen 50 uzmanlık öğrencisi doktor 5 gün boyunca ülkemizin önemli bir sağlık sorunu olan Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyonlar ve AIDS konusunu işliyorlar. Program psiko-drama uygulamalarıyla çok daha anlamlı bir formatta gelişiyor. Ellerinize ve beyninize sağlık Sn. Demir Serter ve Gökengin Hocalarım. Derneğimizi de tamamen kendi olanaklarıyla gerçekleştirdiği bu aktiviteden dolayı candan kutluyorum, bize derneklerin gerçek amaçlarını bir kez daha gösterdikleri için.
Evet, çölde bu vahalarımız da olmasa bu meşakkatli iş hiç çekilmeyecek sanırım. Bir de küçücük bir not iletmek istiyorum okurlarımıza. Bu köşede yazılan düşünce ve görüşlere doğal olarak herkesin yüzde yüz katılmasını beklemiyorum. Ancak eğer düşüncelerime bir itiraz var ise bunun açık bir şekilde bana yapılmasını tercih ederim. Bu köşe bu tür itirazlara ve tabii ki benim buna karşı yanıtlarıma yer verecektir. Yoksa itiraz makamı yöneticilerim değildir; onların düşüncelerim üzerinde denetleme ve sansür yapmak gibi bir görevleri bulunmamaktadır.
Saygılarımla. |