Sağlık sistemimiz nereye doğru gidiyor? Hastaların sağlık hizmetine ulaşımındaki kolaylığı ve hastanelerin fiziki şartlarındaki düzelmeler sağlığımızın güvence altında olduğunu gösteriyor mu?
Sağlık hizmetindeki kalite ve bu kalitenin denetimi sorgulandığında kanaatimce ciddi sıkıntılar var ve bu sıkıntılar gün geçtikçe de yaygınlaşıyor. Hastalar bir an önce hekime ulaşmayı, hızlı bir şekilde işlerinin bitmesini, bir an önce bir reçete ile hastaneden uzaklaşmayı sağlıkta kalite olarak algılamaya başladılar. Özellikle özel hastanelere hastaların giriş-çıkış süreleri ne kadar kısa ise, kalite o kadar iyi düşüncesi herkesi kaplamış durumda. Randevusuz hekim muayenesi, hemen ultrason, aynı gün çekilen tomografi, hastanede varsa MR, çocuk hastalarda ne kadar allerji testleri varsa, tüm biyokimyasal tetkikler diye uzayıp gidiyor. Bütün tetkiklerin yapıldığı, tepeden tırnağa filmlerin çekildiği hastaneler, en kaliteli hastaneler olarak algılanıyor. Hastalar kaliteden anlayamayacakları gibi böyle bir arayışları da yok gibi. Bir tomografi çekildiğinde 100 akciğer filmi kadar radyasyon aldığını bilse belki daha dikkatli davranır. Ama bir gün ara ile iki ayrı hastanede, aynı yerden iki kez tomografi çekildiğinde, bu yanlışlığı ya sistem durdurmalı, ya hastaların bilgi düzeyi ya da hekimlerin duyarlılıkları.
Geçtiğimiz hafta bir hasta özel bir hastanede ilaçlı MR çekilmiş, olmamış başka bir merkezde ikinci bir ilaçlı MR filmi çekilmiş. Tanısal olarak yeterli görmediğimiz için bir MR da biz üniversite hastanemizde çektik. Hastaya verilen pahalı kontrast maddelere mi yanarsın, hastaya verdiği riske mi, zaman kaybına mı, yoksa gereksiz çekimlere mi. Hastalar ellerinde bir sürü film ve tahliller hastane hastane, doktor doktor geziyor, en sonunda soluğu çoğu zaman bir üniversite hastanesinde alıyor. Medula denen yazılım sistemi de henüz bu problemi çözmedi. Böyle bir sağlık sistemi hangi ülkede sürdürülebilir. Bu terazi bu sikleti uzun süre çekmez.
Sürümden kazanma mantığı almış yürümüş durumda. Günde 100 ultrason bakan, bunun yanında bir bu kadar BT, MR okuyan hekim bunların altından layıkı ile kalkabilir mi? Yakın bir ilimizin özel bir hastanesinde ultrason bakan bir meslektaşımıza hastane yönetimi tarafından 10-15 dakika sürmesi gereken bir ultrasonu 3 dakika içerisinde bitirmesi gerektiği söylenmesi belki de en çarpıcı örnek. Geçenlerde hizmet alımı yapılmış merkezlerden birinde MR raporu “iş yoğunluğundan bir üniversite hastanesinde rapor yazdırılması önerilir” şeklindeydi.
Bir yanda lüks sayılabilecek son model cihazlar, hemen diğer yanda piyasa şartlarında giydirilen son derece sakat aletler. Bu kalite farkını vatandaşın bilmesi mümkün değil. Tanısal açıdan hiçbir anlamı kalmamış görüntüleme cihazları, 2. Dünya Savaşı’ndan kalma gözüken röntgen cihazlarına geçit verilmemelidir. BT, MR gibi pahalı teknolojilerin kalite araştırılması sağlık müdürlüklerince değil bizzat sağlık bakanlığınca yapılmalıdır. Bu cihazların onayı bir uzman hekimin raporundan daha kapsamlı olmalıdır. Bu konuda Bakanlık tıp fakültesindeki öğretim üyelerinden istifade edebilmenin yolunu açsa sağlıkta kalite olayının büyük bir kısmını çözebilir.
Sağlıktaki seviye elbette sadece teknik ve maddi boyutlu değil. Asıl önemli olan husus merkezinde hekimin bulunduğu bir sağlık sisteminde gittikçe yaygınlaşan ve zamanla doğallaşan etik dejenerasyon. Eski yıllarda sadece görüntülemelerde olan prim sistemi, tüm tetkiklere yayıldı. Paket dışı olan hastalarda, daha çok tahlil isteyenlerin daha müreffeh olduğu bir sistem vicdanlarımızı tehdit ediyor. Tıbbi ve insani değerlerimizi çökertiyor. Öğretim üyesi olmama rağmen, çocuğumu geçenlerde özel bir tıp merkezine götürdüm. Bu kurumların rahatlığı, konforu güzel elbette. Bunların yanında kalite ve güvenirlilik kavramlarının da oturması gerek. Bunun için de en önemli husus, tıp ahlakını koruyan bir sağlık sistemi yanında bu sistemin en önemli ögesi olan hekimlerimizin temel insani ve tıbbi değerlerini yeniden kuşanmasıdır. İnsanımız sağlık hizmetlerini talep ederken arayacakları en önemli husus da bu çerçevede olmalıdır. |