Yeni yıla çok umutlu giremiyoruz aslında. 2007 yılının son haftasında iki üzücü saldırı haberi ile sarsıldık. İlki ulusal boyutta özellikle duyarlı meslekdaşlarımızın büyük tepkisini çekti. Son yılların dolduruşuyla ve nefret aşılanan birikimi ile yine bir hekime saldırıldı, hem de ateşli bir silahla. Ağır yaralanan ve yaşam mücadelesi veren bu meslektaşımıza acil şifalar dileriz. Bu saldırı, son yıllarda uygulamaya sokulan küreselleşme politikalarının bir sonucu olarak işlemez hale gelen ve kutsal sayılması gereken hekimi, en ucuz yöntemle, cahil bırakılmış kesim için her aksaklığın sorumlusu olarak göstermeye çabalayan politikaların beklenen bir sonucu olarak gerçekleşti. Korkarım devamı da artarak gelecektir, herkesin hazırlıklı olmasında yarar var. Bir yandan politikacılarımızın aymazlığı (ki son yazımda asıl nedenlerine değinmiştim), diğer yandan ise eğitimsizliğin sistematik bir şekilde topluma pompalanması ve tabii en önemlisi de toplumsal şiddet ile nefret düzeyinin yükselmesi bu saldırıların gerçek nedenleri arasında yer alıyor; kim aksini söylemeye çabalarsa çabalasın! Toplum bu kadar kısa bir sürede hastalarına şifa olmaktan başka bir kaygusu olmayan hekimi, nasıl her aksayan işin sorumlusu haline getirdi acaba? Hastane duvarlarında yer alan “basit politikacı” sloganlarını hatırlayalım lütfen. Kendileri tarafından hiçbir zaman açılmayan cep telefonu numaralarını duvarlara çerçeveli olarak yazarak, “Hatalı doktorları bildirin vs. vs.” ucuz sloganlarının arkasına sığınan görgüsüz taşra politikacılarının getirdiği acı sonuçlardır bunlar. Cahilliğe terk edilerek, Atatürk’ ün çağdaş aydınlanma devrimlerinden uzaklaştırılan ve Orta Çağ karanlıklarına sürüklenmeye çalışılan bir kesimin de bundan daha farklı davranması beklenmezdi zaten. Kandırılmış ve baskılanmış nefreti için hedeflendirilen bir toplumun normal sosyolojik bir davranış modelini seyrediyoruz büyük bir ızdırapla.
Diğer saldırı ise, benzer unsurlar içeren ve ölümle biten bir politik cinayet idi, kardeş bir ülkeyi kan denizine dönüştüren. Radikal dinci bağnazlığın diz boyu olduğu toplumuna ilerici bir liderlik yapmaya çabalayan ve bulunduğu coğrafyada bir kadın için hiç de kolay olmayan bir sorumluluğa baş koymuş çağdaş bir toplum lideri katledildi Pakistan’ da. Bu cinayet bizler için de uyarıcı olmalıdır. Dost sanılan müttefik ülkelerin politikaları sadece kendi çıkarları doğrultusunda gelişmektedir. Bir zamanlar Winston Churchill’in dediği gibi:
“İngiltere’nin mutlak dostları yoktur; mutlak düşmanları da yoktur! İngiltere’nin mutlak çıkarları vardır!”. Evet, Pakistan gerçeğini görelim ve ders alalım lütfen. Bize biçilen rol Ön Asya’nın Pakistan’ı olmamız ise buna direnmeliyiz hep birlikte. Aklımızı başımıza almaz isek kan ve gözyaşı denizinin içinde boğulup gideceğiz. Bir zamanların “Yüz milyonluk büyük Türkiye” hayalinin ne kadar geçersiz olduğunu göstermiyor mu bu dost ülke Pakistanın durumu? Yoksulluk ve yolsuzluk diz boyu; sağlık sektörü başta olmak üzere eğitim, barınma, adalet sektörleri diz çökmüş ama öz kaynaklarını nükleer bir güç olmaya yönlendirmiş bir ülke; din baskısının ve kandırmacasının önderliğinde çağdaşlaşmayı bir türlü beceremeyen kalabalık bir toplum. Düşüncenin baskılandığı, uygarlık düzeyinden yararlanamayan, bilim ve teknolojide geri kalmakta olan ve artık toplumuna önderlik vasıflarını kaybetmiş “medrese” düzeyinde bir üniversite yapısı... Ulemalar, din baronları, aşiret yapısı ve dikta rejiminin işleri daha da kötü bir hale getirmesi... Bu dersi bize ücretsiz gösteren güncel tarihe teşekkür etmeliyiz kanaatimce. Çıkartılması gereken ders de şöyle: Uğraşılması gereken bir dizi sorun arasında ilk önceliği türbana yeşil ışık yakarak, anayasal bir suç nitelemesiyle karşılaşan yöneticilerimizin iyice irdelemelerini öneririz bu son gelişmeleri. Eminim ki bu konudaki birikimleri uğraş alanları gereği bizden kat be kat daha fazladır; ne de olsa benzer bir memlekette uzun süren bir deneyim sahibidir kendileri. Bütün bunlara rağmen esenlik dolu yeni bir yıl diliyorum tüm tıp camiasına.
Saygılarımla. |