İnsan doğası gereği düşünen bir varlıktır, düşünme gereksinimi duyar. Ama pek de sevmez düşünmeyi, kimi zaman korkar düşünmekten; düşünmek yorar kişiyi, şaşırtır, türlü şüphelere düşürür. Yüzyıllar boyunca ortaya atılmış birbirini çürüten binlerce fikir, iddia, gözlem… Hepsinin hem bir çekiciliği hem de bir iticiliği var, hangisini seçse acaba?
İnsan bir yandan düşünmekten kaçarken öte yandan da düşündüğünü sanmak ister. Geleneğe bağlanır, geçmişte yaşamış olanlardan ya da kendi çağdaşları arasından birisini seçerek onun dediklerine bağlanır. Düşündüklerini sananların çoğu böylece salt inanan, bir inana bağlanarak düşünmekten kurtulan kimselerdir.
İnanların yapıcı olduğu söylenir, inanlar yayıldıkça kişiler bir araya toplanır, azın yapamadığını yapma gücü ortaya çıkar. Ancak birtakım işlerin yapılmasını sağlayan inan, bazı şeylerin de yapılmasına engel olur. O inanın yapılmasına engel olduğu şey, inananlarca zaten iyi bir şey değildir, bir kötülüktür, bir günahtır. Bunun içindir ki sıkı bir inana bağlanmış olan toplumlar, kendilerindeki eksikliklerin farkına varamazlar. Aldatmaya ve aldanmaya en elverişli şeyler bilmediklerimizdir. Bu yüzden insan en az bildiği şeye en çok inanır.
Kişi, tam özgür düşünmek istese bile bunu ne derece gerçekleştirebilir acaba? Doğduğu andan itibaren kendi yapısal özelliklerinin, çevre koşullarının, ait olduğu toplum düzeninin, kimi şartlanmışlıkların sürekli ve kaçınılmaz koşullanması altındadır. Düşünme duyularımızın sağladığı verilerin eleştirilmesidir, karşılaştırılıp tanımlanması, ayrıştırılıp birleştirilmesidir. Dolayısıyla düşünme, en özgür sanıldığı anlarda bile, gerçeklik sınırları içinde kalmaya zorunlu bir edimdir!.. Her birey, yasal açıdan ancak kurulu düzene zararlı olmayacağı ölçüde özgürdür.
Öğrenimin amacı, düşünceyi, karşısına çıkan bütün şeyler üzerine sağlam ve doğru yargılara varacak biçimde yönetmek olmalıdır. İncelemek istediğimiz şeylerde ne başkalarının düşündüğünü ne de kendimizin sandığımızı değil, açık ve seçik olarak görebildiğimizi ya da kuşkusuz bir dedüksiyon ile çıkarabildiğimizi aramak gerekir gerçeği ararken…
İşte bilimsel düşünce ve bilim, kişileri bu anlamda özgürleştirirken, toplumun tüm bireylerini ortak değerlerle birbirine bağlamada da tutkal görevi görür çoğu zaman. Toplumu oluşturan bireylerin her birinin düşünceleri birbirinden farklı olduğundan bireysel uslarıyla düşünenler yalnız kendi düşüncelerinin doğru olduğunu sanabilirler. Bu sanılar birlikte çalışmaya, dahası görüşüp konuşmaya engel olabilir. Öyleyse hem toplumun bütün bireylerini ortak kanılarda birleştiren, hem de uygulamaya dayanan sonuçlarındaki başarısı kişisel olmayan bilimsel verilere gereksinim vardır.
Çağdaş devlet bir halk hükümeti olduğu kadar bir bilim hükümetidir de. Toplumun lokomotifi pratik siyaset değil, bilimsel düşünce olmak durumundadır. Tren bu lokomotifin peşinde yola çıkarken vagonlar kimi ara hatlarda takılı kalabilir, onları toplayıp yeniden lokomotifin peşine takmak ve bilimin öncülük ettiği uygarlık treninin tüm vagonlarının aynı yolda, aynı hızla gitmesini sağlamak durumundayız bizler; “ben tek başıma ne yapabilirim diye düşünen milyonlar”… |