2002 seçimlerinden sonra ülke yönetimini devir alan AKP hükümeti yeni kadrosu ile reform adı altında pek çok değişikliğe imza attı. Bu değişimlerden en fazla etkilenen yerlerden biri de sağlık sistemimiz oldu.
Sağlık sistemine madalyonun ön yüzünden bakarsak çocuk sağlığına önem vererek anne sütünün yaygınlaştırılmasına yönelik eğitim çalışmaları başlattığını, ulusal aşı programını genişlettiğini, demir ve vitamin D preparatlarını ücretsiz dağıttığını, ilaç ve aşı fiyatlarını ucuzlattığını, ilaç tüketimini azaltmaya yönelik uygulamalar başlattığını, ilaç endüstrisinde ülkenin kurumlarına etik davranmayan dünyaca ünlü bazı firmalara doğruyu gösterip bir yerde onlara hadlerini bildirmesini, ihale yolsuzluklarına son vermesini, kurumları tek bir çatı altında toplayıp her vatandaşın istediği yerde muayene olmasını sağlaması ve vatandaşa özel sağlık sektöründen yararlanabilme hakkını vermesini sıralayabiliriz. Evet bunlar özellikle sade vatandaş gözü ile değerlendirilince güzel şeylerdi ve hükümet beklediği oy patlamasını bu yenilikler sayesinde gerçekleştirmiş oldu.
Ancak madalyonun ön yüzündeki bu tabloyu mesleğinin olgunluk dönemindeki bir öğretim üyesi olarak madalyonun arka yüzünden nasıl değerlendirdiğimi sizlerle paylaşmak isterim. Tabiî ki doğru ve salt ülke menfaatine olan her uygulamayı takdir ederiz. Bu hükümetinde sağlık sistemi açısından takdir edilecek yanları olmuştur. Ancak madalyonun diğer yüzünden baktığımızda görülenler takdir edilenleri gölgede bırakmıştır.
2002 yılı sonunda göreve gelen yönetimin Bakanlığımızın kadrosunu değiştirirken işi gerçekten bilen değil de öncelikle kendi gibi düşünen ve inanan insanlardan oluşturmasını, ayrımcılığı ta bürokrat ve danışmanlık seviyesine indirmesini kesinlikle doğru bulmadım. İşte bu yanlı kadronun yaptığı ilk uygulama bu ülkenin bilim yuvaları olan üniversitelerin tıp fakültelerine olan sevklere önce ciddi sınırlamalar koyup sonra bu sınırları iyice daraltarak adeta sevkleri durdurmak oldu. Öğretim üyesi ve meslektaşımız Sayın Bakan ve arkadaşlarının bu üniversite kompleksini anlamak zordu ve yapılan son derece anlamsız idi. Tıp fakülteleri faturaları şişiriyor mantığı ile başlatılan bu uygulama tabii ki ters tepmeye başladı. Özellikle yan dallarda hızlı bir değişime uğrayan tıp alanında Bakanlık hastanelerinde zamanında gerekli adımlar atılmadığı için ilgili hastalarda yaşanan sorunlar ve hastanelerindeki yığılmalar sonrası tıp fakülteleri ile oturup yanlışları müzakere etmek varken birden özel sektöre prim verilerek, adeta özel sektör ile tıp fakültelerine peşkeş çekme aşamasına gelindi. İnanılmaz hızla çoğalan özel sektörün kuyrukların azalması insanların çok yorulmadan rahat muayene olması konusundaki rahatlığı çoğu kişinin hoşuna gitti. Ancak Bakanlık özellikle ihale yolsuzlukları, ilaç fiyatları, ilaç savurganlığı konusunda aldığı tedbirlerle önlediği kaçakları fazlası ile özel sektöre kaçırmaya başladı. İşini doğru ve dürüst yapan meslektaşlarımı ve özellikle kurumları tenzih ederim. Ancak bizim de yaşadıklarımız ve gördüklerimiz var. Örneğin karın ağrısı ile özel polikliniğe götürülen bir çocuk hastaya yapılmadık biyokimyasal ve serolojik incelemenin kalmadığını gördük, anlı şanlı özel dal hastanesine giden ve kirpik batması tanısı ile küçük bir operasyona hazırlık aşamasında ekokardiyografi dahil yapılmadık tetkiki kalmadığına şahit olduk. Aslında bu gereksiz işlemlerin devlete ne kadar gereksiz masraflar yüklediğini sade vatandaş göremedi, görmesi de çok mümkün değildi. Çünkü vatandaşın bir kısmı zaten bu çarpıklığın bir parçasını oluşturuyor, örneğin bir gün içinde 3 ayrı dal merkezine başvurup aynı gün içinde aynı neden ile devlete 3 fatura çıkarabiliyordu. Tıp fakültesi hastanelerinin faturaları hemen daima gecikmiş olarak ödenirken, özel sektöre çoğu haksız ödemeler en kısa sürede yapılıyordu. Kimin parası kime peşkeş çekiliyordu. Sade vatandaş bunu da göremezdi ve tabii ki göremedi. Sonra açıkçası kazıklandığını gören bakanlık, bir de performans uygulaması ile maaşlarını iyileştirdiği uzmanlarına 3 mislini vererek transfer eden özel sektöre sonunda uygulamalar getirmeye başladı ve sektörün tepkisini görünce şaşırdı. Artık büyük şehir kadroları bile mecburi hizmet kurasına girmeye başladı. Tam beş senedir işinde etik ve dürüst olmayanların açtığı delikler çoğalmaya başlayınca, Bakanlık son 6-7 aydır “Herkes istediği tıp fakültesi hastanesine sevksiz gidebilir” diyerek yeni bir uygulama başlattı ve özel sektöre koyamadığı uygulamaları tıp fakültesi hastanelerine koyarak gerek çalışanlara gerekse vatandaşa yeni sıkıntılar yarattı.
Ana görevi eğitim-öğretim ve bilimsel araştırma olan tıp fakülteleri aksıran hapşıran hastalara, rutin ve standart uygulamalarla diğer sağlık kurumlarında yönetilebilen hastalara bakmak zorunda bırakılarak işin ruhuna ve felsefesine aykırı uygulamaların altında ezilmeye başladı. Ayaktan başvuran hastalarda gereksiz tetkiki ve masrafı önleme mantığı ile adeta hastaya bak ve ilacını yaz gönder mantığı içinde üniversiteleri birinci basamak sağlık merkezleri ile aynı kategoriye koydu. Neydi bu tıp fakültesi kompleksi? Dilim söylemeye varmıyor ama neydi bu üniversite düşmanlığı? Üniversite hastanelerinde de yanlışlar olabilir, bunları tartışmadan sadece ben bilirim demekle bildiğini yapmak hangi mantığa ve vicdana yakışır? Üniversite ve tıp fakülteleri yönetimleri ile oturup sorunları tartışıp en iyiyi yaratmak varken insan sormadan edemiyor neden ve niçin diye. Tıp fakültelerini ve üniversiteleri ve buradaki öğretim üyelerini mağdur ederek küstürmek, eğitimin ve hizmetin kalitesini düşürmek bu ülkenin geleceğine, aydınlık yarınlarına ipotek koymak değil midir? İlk ve orta öğretimin hali ortada, öğretmenlerin yüzde 88’i yoksul. Bu eğitimden hayır gelir mi? Gelmediği aşikar.
Şimdiki hedef tıp fakülteleri ve üniversiteler mi? Beğenmeyen çeker gider demek çözüm değildir. Yıkmak her zaman en kolay uygulamadır. Yapmayın, yazık etmeyin Cumhuriyet’in bu güzel eserlerine. Her şeyi en iyi ben bilirim mantığı ve popülist yaklaşımlar ile ülkenin geleceğini karartmayın. |