Sağlık alanında son 5 yılda köklü değişikliklerin olduğunu görmemek için, bu “alan”la ya hiç ilgilenmemiş olmak ya da “değişikliklere karşı kör olma” gibi bir özelliğin olması gerekiyor. Bu alanla ilgilenen herkes ise, sağlıkta köklü değişikliklerin olduğunu, yeni bir paradigmanın yakında bu alanı kapsayacağını öngörebiliyor.
Tartışılması gereken ancak yeterince ve derinlemesine tartışılmayan ise, sağlık alanındaki bu değişikliklerin ne yönde olacağıdır. Değişikliklerin (veya dönüşümün) etkili bir şekilde tartışılmasının önündeki en büyük engel ise, yapılan yorumların yüzeysel ve sloganik bir şekilde, “sonucu öngörmekten” çok, “amaca hizmet” maksadıyla yapılan tartışmalardır.
Genel anlamda birçok konuda eksikliğini yaşadığımız bu “derinlemesine tartışma” kültürü, ne yazık ki, popülist uygulamaların popülistçe eleştirilmesiyle gerçeklerin göz ardı edilmesine yol açmakta, körlerle sağırların diyaloğuna dönüşmektedir.
Yapanın “ne yaptığını” eleştirenin ise “neyi eleştirdiğini” bilmemesi, olanlar hakkında doğru bir yargıya ulaşmayı engellediği gibi, birçok şeyin “oldu-bittiye” getirilmesine de neden oluyor. En önemlisi de bu “oldu-bitti”lerin, olan bitenden haberdar olanlar tarafından “fırsat” olarak değerlendirildiğini görmemek oluyor.
Sağlık alanındaki değişiklikleri, kimileri “devletçi” bir anlayışa doğru gittiği için, kimileri ise “liberal ve piyasacı” bir anlayışa gittiği için eleştiriyor.
Örneğin özel hastaneler ve tıp merkezlerine yönelik düzenlemeler içeren 15 Şubat yönetmeliklerinden sonra, özel sektörden Sağlık Bakanlığına birçok eleştiri geldi ve hatta bu uygulamalar “komünist” uygulamalar olarak değerlendirildi.
Şu anda gündemde olan tam gün konusunda da, hekimlerin özel müteşebbis gücünü kıran, onları “klasik memurlar” hâline getiren, hekimlerin özel sermayesine yönelik bir darbe olarak nitelendirilen söylemler var.
Diğer tarafta ise sağlık harcamalarının arttığı, devlet hastanesinde performans uygulamasının hekimler arasında rekabet oluşturduğu, hastanelerin işletme yönlerinin “insani” veya “sosyal” yönlerinden daha ön plana geçtiği, hastanın “müşteri” olarak görüldüğü ve sağlığın piyasalaştırıldığı görüşleri yer alıyor.
“Sağlıkta Dönüşüm” ise bu iki uç arasında, henüz bir “kararlılık noktası” bulmaksızın gidip-geliyor.
Ancak özellikle özel hastanelere yönelik fark meselesinde bence bu durumun nereye gittiği az çok belli olmuş durumda. Hatırlayacağınız gibi özel hastanelerin fark alması konusunda Bakanlık çok net bir tavır alarak “Yüzde 20” sınırında direteceğini defalarca söylemişti.
Sonra ne oldu? Yasa Meclis’te görüşülürken Bakanlığın ısrarla üzerinde durduğu bu konuda “fire” verildi ve yüzde 100’e kadar çıkarılmasına imkan tanındı.
Dünyadaki küreselleşmenin, yeryüzünü kocaman bir “piyasa” yaptığı, bu piyasadan sağlık alanının kurtulamadığı ve hatta “çok kârlı” olduğu da göz önüne alınacak olursa, ülkemizin sağlık alanının da bu yöne gittiğini, belki de gitmek zorunda olduğunu anlamamız çok zor olmaz.
Bu durumda sağlık yöneticilerine düşen, sağlık alanındaki bu piyasalaşma eğilimini iyi incelemek, sağlığın sosyal yönünü piyasa rekabetine kurban etmemektir. İşte bu yüzden de ülkemizdeki sağlığın nereye gittiğinin, bu gidişattaki zorunluluklarda nasıl “sosyal fırsat”lara dönüştürüleceğinin tespiti gereklidir. |