|
|
|
MEDİANKET |
| Sevk zinciri uzman hekimlerin özel sektör ve muayenehanelere geçişini artırır mı? |
|
|
|
|
|
|
|
|
ETKİNLİKLER |
|
5. ULUSAL DAHİLİ VE CERRAHİ BİLİMLER YOĞUN BAKIM KONGRESİ |
|
19-11-2008 / 23-11-2008 |
|
|
16. Ulusal Allerji ve Klinik İmmunoloji Kongresi |
|
19-11-2008 / 23-11-2008 |
|
|
9. ULUSAL KONSÜLTASYON LİYEZON PSİKİYATRİSİ VE PSİKOSOMATİK TIP KONGRE |
|
20-11-2008 / 23-11-2008 |
|
|
|
|
|
|
|
|
ÖZEL DOSYALAR |
Mecburi Hizmet dosyası
Hükümet, mecburi hizmeti, devlet hizmeti adıyla yeniden uygulamaya hazırlanıyor... Mecburi hizmet ile ilgili hem Medimagazin'de hem de ulusal basında çıkan haberleri bulabileceğiniz bir dosya...
MediBilgi
Sağlık personeline yönelik başta mevzuat olmak üzere tüm bilgilere buradan ulaşabilirsiniz.
SORU-CEVAP
Mecburi hizmet, atama ve nakiller, eş durumu gibi konularda sizden gelen sorular ve cevapları
Tam gün yasası
Tam gün uygulamasıyla ilgili tüm haberler
TUS Dosyası
1987 yılından bu yana yapılan Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) ile ilgili istatistikleri ve ropörtajları bu dosyada bulacaksınız.
Akademisyenlerimiz
Medimagazin - Akademisyenlerimiz bölümünde yer alan akademisyenlerimiz hakkında bilgilere ulaşabilirsiniz
Derneklerimiz
Medimagazin - Derneklerimiz bölümünde yer alan dernekler hakkındaki bilgileri bu bölümde bulabilirsiniz.
Tabip Odalarımız
Medimagazin - Tabip Odalarımız bölümünde yer alan tabip odaları hakkında bilgi edinebilirsiniz
Türkiye'de Tıbbi Yayıncılık
Türkiye'deki tıbbi yayınlarla ilgili mevcut durumu ve çözüm önerilerini dergi editörlerine sorduk
Tıpta Uzmanlık Eğitimi Dosyası
Uzmanlık eğitimi veren üniversiteler ve SB eğitim hastaneleri arasındaki benzerlikler ve farklar neler?
Performans Dosyası
Sağlık Bakanlığı'nın başlattığı performansa göre döner sermaye uygulaması ile ilgili bugüne kadar Medimagazin ve diğer basın organlarında yayımlanan haberler bu dosyada
Tıp Eğitimi Dosyası
Tıp fakültelerinin altyapı ve eğitimle ilgili sorunlarıyla ilgili fakültele yöneticileriyle yapılan ropörtajları içeriyor.
Tıp Kongreleri
Türkiye'de düzenlenen tıp kongreleri hakkında sayısal verilerin yanısıra dernek başkanları ve turizm firmalarının görüşlerini yansıtan, kongrelerle bir çok bilgiyi bulabileceğiniz bir dosya...
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
HABER |
 |
|
|
|
|
|
|
08-10-2007 |
Tıp eğitiminde güncel sorun; Klinik tıp eğitiminin yeniden yapılandırılması
|
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ferhan Girgin Sağın, “Eğitimi yeniden yapılandırırken göz önünde bulundurmamız gereken; içerik, eğitim teknikleri, değerlendirme gibi değişik alanlarda yapacağımız değişikliklerin toplum ve sağlık sistemindeki değişikliklerle bağlantılı olması” dedi
Röp: Dr. İbrahim Ersoy
Bu sayımızda, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ferhan Girgin Sağın’la, tıp eğitiminin dününden başlayarak nasıl olması gerektiğine dair uzun bir sohbet yaptık. Dünyada tıp eğitiminin uzun yıllardır süre gelen değişiminden bahseden Prof. Dr. Sağın, Türkiye’de eğitimle ilgili yapılması gerekenleri de anlattı.
Sizi biraz tanıyabilir miyiz; EÜ Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalında öğretim üyesisiniz, tıp eğitimine olan ilginiz nereden geliyor?
Tıp eğitimine ilgim 1990’larda TTB Temel Bilimler Kolu çalışmaları sırasında başladı. Aynı yıllarda Biyokimya AD’de mezuniyet sonrası eğitimimi sürdürüyordum. Bu dönemde çalışma arkadaşlarımızla TTB ve TÜBİTAK’ın da desteklediği iki önemli kurs gerçekleştirdik (Endotel ve Apoptoz kursları). Temel ve klinik bilimlerde çalışan hocalarımızı, genç akademisyenleri, doktora ve uzmanlık öğrencilerini bir araya getiren bu kurslar, eğitim yolculuğundaki ilk adımları atmamı sağladı. O günlerden bu yana, yaklaşık 15 yıldır laboratuvar uygulamalarından, teorik derslere kadar eğitimin değişik aşamalarında görev alıyorum. Paralel olarak, tıp fakültesi, diş hekimliği fakültesi, biyomühendislik bölümü gibi değişik lisans eğitimlerinde biyokimya dersleri veriyorum. Lisansüstü ve sürekli tıp eğitimi sürecinde de biyokimya ve eğitimin değişik alanlarıyla (kaynak kullanımı, proje yazımı, v.b.) ilgili derslerimi sürdürüyorum. Fakültemizin eğitim kurullarında değişik dönemlerde, blok başkanlığı, değerlendirme kurul sekreterliği, kalite grubu sekreterliği, bütünleyici eğitim programları koordinatörlüğü gibi görevler aldım. Tıp eğitimine merak ve ilgim, yurt içinde ve dışında bu konuda birçok eğitim sürecine katılmamı da sağladı. Bunlar arasında özellikle Virginia Commonwealth Üniversitesinin hazırladığı programla uygulanan Erişkin Eğitimi Kursu, Deming Enstitüsü ve Michigan Üniversitesi’nin ortaklaşa hazırladığı Hayatboyu Öğrenme Sempozyumu benim için dönüm noktalarıdır. Tıp eğitimi alanındaki deneyimlerimi uluslararası yayınlarla, sözlü ve yazılı bildirilerle olabildiğince paylaşmaya çalışıyorum. Eğitim alanında çalışma arkadaşlarımla yazdığımız iki kitabımız (Sağlık Bilimlerinde Kaynak Kullanımı ve Bilgiye Ulaşmanın Yolları ile Proje Bilimi: Düşünceden Eyleme, Eylemden Yayına) ve bir çeviri kitabımız (Temel ve Klinik Bilimler için Yazılı Test Sorularını Hazırlamak) mevcut… Halen Türk Biyokimya Derneği Eğitim Aktivitelerini Geliştirme ve Koordinasyonu Kurulu Başkanlığını yürütüyorum.
Dünyada tıp eğitiminin gelişiminden bahsedelim isterseniz önce, tıp eğitimi günümüze gelene dek ne gibi aşamalar kat etti?
20. yy. başında ne tıp fakültesine giren öğrencilerin seçimi için standart kriterler, ne de tıp eğitimi programlarının içerik ve uygulamasıyla ilgili standartlar söz konusuydu. 1910’da Amerika ve Kanada’daki tıp eğitimini irdeleyen Flexner Raporu’nun yayınlanması tıp eğitim tarihinde bir dönüm noktasıdır. Flexner, tıp eğitimi alacak öğrencilerin belli bir temel bilim eğitimi altyapısına sahip olmasını gerekli görüyor ve tıp eğitiminin ilk iki yılında temel biyolojik bilimler eğitimi, sonraki yıllarda hasta bakımı ile iç içe olarak klinik tıp eğitimi verilmesini öneriyordu.
Flexner ayrıca tıp eğitiminin izole okullarda değil, üniversite yapısının içinde yürütülmesini önermiştir. Bu sayede, hasta bakımı sırasında ortaya çıkacak sorularla yeni araştırmaların yapılması, bilimsel yöntemlerin tıbbi uygulamalara yansıtılması ve bu gelişmelerin tıptaki öneminin öğrenciler tarafından anlaşılması sağlanmıştır. Ama yine de Flexner’e göre araştırma çok önemli değildi; sadece daha iyi hasta bakımı ve daha iyi eğitim için bir araçtı.
1930-1960 arası yıllarda klinik araştırmalar hasta gözlemlerine dayanarak yapılıyordu, iyi klinik araştırmacılar hemen hemen aynı kalitede iyi klinisyenler ve iyi eğiticilerdi. Eğitim, hasta bakımı ve araştırma her biri diğerine hizmet ediyordu. 1960’lardan sonra ise biyomedikal bilginin hızlı ilerleyişi ile medikal araştırmalar daha çok moleküler temelli oldu ve araştırma ortamları klinikler yerine laboratuvarlar olmaya başladı. Araştırma veriminin akademik kariyerin değerlendirilmesinde temel faktör olarak eğitimin önüne geçmesiyle Flexner’in “Çok düşün, az yayın yap” sloganı yerini “Yayınla ya da yok ol” kavramına bıraktı. Sonuçta, klinik eğiticilerin ve araştırmacıların yeri giderek ayrıldı ve daha az sayıda araştırmacı eğitimin gerektirdiği klinik bilgi ve deneyime sahip olmaya başladı.
1980’lerden bu yana ise tıp eğitiminin hızlı bir değişim süreci izlediğini gözlemliyoruz: 30 yıl kadar önce toplum gereksinimlerine yönelik tıp eğitimi modellerinin Mc Master, Mastricht, Havana ve New Mexico Üniversitelerinde uygulanmaya başlanması, ardından World Medical Association’ın 1988-Edinburgh Bildirgesi, 1993’te İngiltere’de General Medical Council’in “Geleceğin Doktorları” belgesi ve son olarak American Medical Association’ın 2005 yılında başlattığı ve Flexner Raporu’nun 100. yılı olan 2010 yılında tamamlamayı hedeflediği Tıp Eğitimini Değiştirme Girişimi… Tüm bu girişimler toplumun gereksinimlerine karşılık gelen bir tıp eğitimini hedefliyor. Biyolojik ve fen bilimleri dışında etik, bilişim, istatistik, veri toplama ve yönetme, sosyal bilimler ve beşeri bilimler altyapısı, analitik ve sistematik düşünme becerisi olan, hayat boyu öğrenmeye yatkın, kendi kendini değerlendirebilen hekimler hedefleniyor.
Türkiye'de ve dünyada tıp eğitimindeki yeni arayışları nelere bağlıyorsunuz?
1980’lere kadar tıp eğitimi sağlık ve hastalık süreçlerinin biyolojik bilimsel temellerine ağırlık veriyordu. İnsan biyolojisine ait bilgilerin, hastanın psikososyal bütünlüğünün üzerinde görüldüğü bu dönemde, hekimin klinik becerileri kazanabilmesi ve hekimlik mesleğinin gerektirdiği toplumsal sorumluluğu edinebilmesi için gereken eğitim gözleme dayalı bir usta-çırak ilişkisi içinde veriliyordu. Günümüzde biyolojik bilgiler hâlâ önemli olmasına rağmen, sağlığı belirleyen psikolojik, sosyal ve ekonomik faktörlerin de varlığını biliyoruz.
Örneğin, hastalıktan korunmada ve hastalıkların kontrolünde insan davranışı en temel faktör ve bu faktör kültürel etkilerle şekilleniyor. Siz hastanın aterosklerozuyla uğraşırken o kötü beslenmeye, sigara içmeye, hareketsiz bir yaşama devam ediyor… Bu alanlarda giderek artan farkındalıklar; sosyal bilimlerin ve davranış bilimlerinin, felsefe-edebiyat gibi alanların ve biyoetiğin tıp uygulamalarındaki öneminin anlaşılmasına ve bu bilgilerin de tıp eğitimine girmesine neden olmuştur.
Bu arada, mezun olan hekimlerde gözlemlenen bazı eksiklikler de bu konuların tıp eğitimine girişini gerekli kılmış ve hızlandırmıştır. Örneğin hekimlerin ölüme dair konularda konuşmaya ve iletişim kurmaya hazır olmamalarının fark edilmesiyle bu ve benzeri konular tıp eğitimine girmiştir.
Ayrıca biyomedikal bilimlerdeki hızlı ilerlemenin tanı ve tedavi gibi tıp uygulamalarına yansımasının tıp eğitimi içeriğine etkisi de kaçınılmazdır. Bu gereklilik, temel bilimlerin tıp eğitimi sürecinde klinik bilimlerle dikey ve yatay entegrasyonunun önemini ortaya çıkarmıştır.
Ayrıca toplumun sağlık konusundaki beklentileri ve gereksinimleri de hızla değişiyor, buna paralel olarak da ülkemizde ve tüm dünyada sağlık sistemleri büyük değişiklikler içinde… Sonuçta beklenti, hem içinde hizmet vereceği hızlı değişen sağlık sistemini iyi tanıyan, hem de toplumun gereksinim ve beklentilerine göre mevcut sağlık sistemine yön vermeye hazırlıklı olarak yetişmiş olan bir hekim…
Tıp eğitimindeki bu arayışlar ve gerçekleştirilen değişimler göz önüne alındığında, nasıl bir noktadayız?
İnsan sağlığı ile ilgili konulardaki bu güncel gerçeklerin varlığı ve eğitim programına yansıtılamaması tıp eğitiminde son 20-30 yılın en büyük sorunu olarak karşımızdaydı. Bu soruna çözüm olarak, tıp eğitiminin içeriği insana ve sağlığa daha bütünsel bir yaklaşım için zenginleştiriliyor; yani giderek artan oranda toplum sağlığı, etik, ekonomi, sosyoloji, davranış bilimleri gibi birçok disiplinin bilgileri tıp eğitimine entegre ediliyor. Bu da doğal olarak kolay bir süreç değil; çünkü genelde hangi konuların verileceğinin saptanması kolay olsa da, bu konuların program içinde nasıl entegre edileceği büyük bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Öğrenciler bu konuları genelde sosyal konular olarak algılamaya ve tıp eğitiminin diğer biyolojik alanlarından ayrı tutmaya eğilimliler…
Tabii, değişim sadece içerikle kısıtlı değil; tıp eğitiminin daha iyi verilmesi için eğitim teknikleri ve değerlendirme süreci ile ilgili de değişimler ve arayışlar söz konusu… Bu noktada son 20-30 yıldır birçok ülkede ve Türkiye’de öğrenmeyi artırıcı pedagojik teknikler (öğrenciyi merkez alan aktif öğrenme yöntemleri, hasta ile daha erken karşılaşma, kanıta dayalı uygulamalar, simüle hastalar, standardize hastalar, eğitimde teknolojinin yaygın olarak kullanılması, vb.) ve yeni değerlendirme yöntemleri (kendi kendini değerlendirme, akran değerlendirmesi, portfolyolar, klinik muhakemenin ve becerilerin ölçümünde objektif yapılandırılmış klinik sınavlar, vb.) uygulamaya konuldu ancak tüm bu bahsettiğimiz süreçler daha çok ilk iki yıllık müfredata yansıtılabildi.
Ben kişisel olarak tıp öğrencilerinin hastayla erken karşılaşmasını ve gözetim altında hasta bakımında sorumluluk almasını -öğrencinin hızla doktorculuğa soyunması gibi bir gizli tehlike taşısa da- öğrenme adına güçlü bir uyaran olarak görüyorum. Ayrıca bu şekilde öğrenci, hastayı bir insan, ailesinin ve toplumun bir parçası olarak da algılamaya başlıyor ki bu da önemli bir nokta... Aktif eğitim tekniklerinde ya da gup çalışması içeren diğer yaklaşımlarda insan doğasının etkisi, odaklanma sorunu yaşayan öğrenciler, sadece iyi bir not almaya hedeflenmiş ancak yeni bilgi karşısında hiçbir heyecan duymayan öğrenciler, grupta öne çıkarak ya da hazırlıksız gelerek öğrenme sürecini etkileyen öğrenciler gibi sorunlar tabii hep olacak. Benim buradaki kişisel görüşüm öğrencilerimizin içinde bulunduğu farklı bilişsel ve psikososyal gelişim evrelerinin ve farklı altyapılarının dikkate alınarak eğitim tekniklerinde yeniliklere kalkışılması…
Bu süreçle ilgili olarak, teorik bilgi aktarımının ya da yetkin eğiticiler tarafından bilgi edinme yolunda yönlendirilmenin de önemli olduğunu düşünüyorum. Bir grup tartışması oturumunda ipuçsuz ortada kalmak, bireyin özgüveni açısından yıkıcı ve öğrenmeden soğutan bir olay olabilir. Öğrenci ilerlemek için doğru bilgiye ihtiyaç duyduğunda bazen kısa ama zamanında bir bilgi, öğrencinin yolunu çok açabilir. Bir de öğrenciler bu şekilde, bir eğitici aracılığıyla rol modellerini oluşturabilirler.
Tıp eğitimi alanında uygulamaya konan değişimlerin başarısını etkileyen faktörler neler sizce?
Öncelikle tıp fakültelerinin eğitim misyonlarının önemine karar vermeleri ve bu misyonu ne derece yerine getirdiklerini objektif olarak değerlendirmeleri lazım… Bir fakültede yeni bir eğitim tekniğinin uygulanması kesinlikle başarının garantisi değil… Başarılı bir değişim için teknik çabalardan önce, o eğitim kurumunun iç kültürünün değişime hazır olması gereklidir, çünkü eğitim sürecini, dolayısıyla değişimin başarısını etkileyecek faktörler (eğitime ve eğiticilere verilen önem, klinik şeflerinin, idarecilerinin ve hasta bakımında rol alan tüm çalışanların yaklaşımı-ilişkileri-değerleri, kurumun eğitim bütçesi, v.b) uygun değilse hiçbir teknik değişim başarılı sonuçlar veremez. Tüm eğitim sürecinin ve ortamının beceri ve bilgi dışında davranışların, değerlerin, yaklaşımların gelişmesine olanak verecek şekilde işliyor olması gerekli; çünkü öğrenciler örneklerden ve bu örneklerin sağlık takımının diğer bireyleriyle ilişkilerinden de öğrenmeye devam ediyorlar.
Burada özellikle son yıllarda geçerli olan bir örnek olarak klinik eğitimde yaşanan aksaklıkları verebiliriz. Ülkemizde sağlık hizmetinin verildiği tıp fakültelerine ayrılan kamu kaynaklarının giderek azalması, fakültelerin işletme haline dönüşmesi, sağlık hizmetinden elde edilen gelirlerin döner sermaye gelirlerinde ağırlıklı rol oynaması, eğiticilerin hizmete ya da prim gelirlerini artırmaya yönelik çalışmasına, eğitime kısıtlı zaman ayırmasına yol açmakta… Öğretim üyeleri öğrencilere günlük aktiviteleri arasında eğitim vermekle yükümlü olsalar da bu sporadik bir şekilde sürüyor. Öte yandan biliyoruz ki iyi eğitim zaman gerektirir, kliniklerde de eğiticilerin öğrenciyi hasta bakımı sırasında gözlemleyecek, yönlendirecek, eğitecek, değerlendirecek zamana gereksinimi vardır. Hâlbuki günümüz koşullarında, eğitimi öncelikli saymayan bir eğitim ortamında hizmet verme ve gelir sağlama baskısı altında olan klinisyenler doğal olarak iyi eğitim vermeyeceklerdir. Buna paralel olarak, “Döner sermaye, pay, prim geliri” gibi sözlerin “Toplum sağlığı, hastalıklardan korunma ya da iyi hasta bakımı” gibi sözlerden daha çok telaffuz edildiği bir eğitim ortamında öğrenciler, gizli müfredat dediğimiz çarpıklığı hemen hissedecek ve sağlık hizmet sektörünün iyi klinik uygulamaları nasıl tehdit ettiğini fark edeceklerdir.
Temel bilimlerin gerek müfredat, gerekse eğitim teknikleri açısından tıp eğitimimizdeki rolünü değerlendirir misiniz?
Tıp eğitiminde bir kalite standardı yakalamak amacıyla hazırlanmış olan Flexner Raporu temel bilimlerin önemini de ortaya koyan ilk belgedir. Flexner, çağına göre sağlam bir vizyon ve büyük bir cesaretle tıp öğrencilerine en az 2 yıllık biyomedikal tabanlı bir eğitim verilmesini önermiştir. Ancak sonraki yıllarda bu öneri, belki de fazla indirgeyici bir yaklaşımla ele alınmış ve çoğu zaman temel bilim disiplinleri, birbirinden ve tüm eğitim programından bağımsız hareket eden, dolayısıyla klinik ilişkilendirmeden, sağlığın sosyal, psikolojik ve ekonomik boyutlarından bağımsız, bilgi yükünün teorik olarak aktarıldığı alanlar olarak gelişmiştir. Flexner bu gerçeği reform uygulamalarının başlamasından kısa bir süre sonra fark etmiş ve 1925’te ABD’deki bilimsel tıbbı “Genç, hareketli ve yapıcı ancak kültürel ve felsefik altyapıdan maalesef yoksun” diye tanımlamıştır. Bu sorunlar, 1980’lerde preklinik ve klinik eğitim evrelerinin dikey ve yatay olarak entegre edildiği eğitim programları ile aşılmaya çalışılmıştır.
Buradaki en büyük sorun, son 15-20 yıldır temel bilimler ve klinik içeriği entegre eden derslerin, temel bilim derslerinin yerini alması, temel bilim anabilim dallarının bu derslerin tasarım ve yürütülmesindeki rolünün ve temel bilim konularına ayrılan zamanın azalması, buna karşılık klinik evrelere temel bilimlerin entegrasyonunda yeteri kadar özen gösterilmemesidir. Aynı dönemde biyolojik bilimlerdeki bilginin inanılmaz bir hızda çoğaldığını, temel bilimlerin ürettiği bu bilginin klinik tıbba hızla uygulandığını ve genomik, proteomik ve biyoinformatik gibi yeni disiplinlerin ortaya çıktığını göz önüne alırsak bu sorunun sonuçları tahmin edilebilir. Nitekim, temel bilimciler de bu değişikliklerin tıp eğitimine olumsuz etkisi olabileceği konusunda endişeliler; çünkü tıbbi uygulamaların gelişmesi temel bilimlerin gelişimi ile paralel ve bu nedenle öğrencilerin tıpla ilişkili temel bilimler hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmaları gerekli… Bence bu, disiplin fanatikliği olarak algılanmaması ve ciddi olarak değerlendirilmesi gereken bir görüş…
Peki, sizce bu sorunun çözümü nerede? Tıp eğitiminde temel tıp bilimleri ve klinik bilimler hangi aşamada ve nasıl harmanlanmalı?
Bunun tek yanıtı “tüm eğitim süreci boyunca...” Tıp eğitiminde tüm süreç boyunca, tıpla ilişkili tüm bilimler-moleküler biyolojiden epidemiyoloji ve istatistiğe kadar tüm alanlardaki bilgiler müfredata eklenmeli… Doğal olarak burada karşımıza çıkan zorluk, bu bilgi yığınının müfredata nasıl yansıtılacağı… Bunu da çözecek olan yaklaşım, müfredatın değerlendirme ve düzenlenmesinde temel bilim eğiticilerinin aktif yönlendirici rollerinin devam etmesi… Bir de klinik eğitim sırasında eğiticiler sadece mevcut bilginin ne kadar uygulandığıyla ilgilenmemeli, aynı zamanda mekanizma ve araştırmaya yönelik sorularla öğrencileri düşünsel uyarıya sevk etmeliler… Örneğin; “Aneminin 5 nedenini sayınız” yerine “Miyom bu kadında nasıl anemiye yol açmış olabilir ve bunu nasıl araştırırsınız?” gibi…
Türkiye'deki tıp eğitimi yeniden planlanmalı mı, neler yapılmalı?
Bence Türkiye’de ve dünyada şu an en sıcak konu, klinik tıp eğitiminin yeniden düzenlenmesidir. Bu düzenleme içerik ve eğitim ortamı açısından ele alınabilir. İçerik bağlamında, belli bir disipline özgü olmayıp klinik tıp uygulamalarında yer bulan konuların (yaşamın sonlanması, toplum sağlığı, beslenme, sağlık bakımı, vb. gibi) klinik tıp eğitimine entegrasyonu önemli bir sorun olarak karşımızdadır.
Eğitim ortamı ve eğiticiler bağlamında ise şöyle bir durum söz konusu: Daha önceki yıllarda, klinikte hastalardan sorumlu olan ekibin içinde asistan ve hocaları izleyerek ve yönlendirmeler-bilgiler aracılığıyla hastalıkları hasta başında öğrenen ve klinik klinik gezen öğrenciler, bugün daha çok toplum sağlığıyla ilgili merkezlerde klinik eğitimlerini alıyorlar. Bunun nedeni, hem klinisyenlerin araştırma ve hizmete yanında eğitime kısıtlı zaman ayırmaları, hem de hastanede sağlık hizmeti alan hasta profilinin değişmiş olması… Günümüzde toplumda sıklıkla ortaya çıkan diyabet, hipertansiyon, astım gibi kronik hastalıklarla ilişkili sorunlar daha çok ayaktan tedavi merkezlerinde izleniyor ve bakımları sağlanıyor. Bu nedenle öğrencilerin bu merkezlerde eğitim almaları hekimlik hayatlarına hazırlık açısından tercih edilebiliyor. Bu aşamada karşımıza çıkan esas sorun ise aile hekimlerini/pratisyenleri eğitici olarak eğitmek ve otonom olarak hareket eden bu merkezlerde alınan eğitimin kalitesini artırabilmek…
Fakültelerimiz bazında değerlendirdiğimizde ise, eğitimi yeniden yapılandırırken göz önünde bulundurmamız gereken; içerik, eğitim teknikleri, değerlendirme gibi değişik alanlarda yapacağımız değişikliklerin toplum ve sağlık sistemindeki değişikliklerle bağlantılı olması… Ve tabii uygun eğiticileri bulmak, yetiştirmek ve gelişimi sürekli kılmak… Ancak böyle bir eğitim ortamında yetiştireceğimiz hekimler, toplum sağlığını ve sağlık sistemlerini etkileyecek hekimler olabilirler. Tıp fakültelerinin gerçek başarısı da belki böyle ölçülebilir, insan sağlığında sürdürülebilir etkilerinin olmasıyla…
Türkiye’de ve tüm dünyada tıp eğitimi süreçleri ve sonuçları tabii ki devamlı izlenmeli, verileri toplanmalı ve değerlendirilmeli, uygun değişiklikler bilimsel bir tabanda uygulanmalı… Bu çerçevede Türkiye’de tıp eğitimi veren fakültelerin yeni eğitim programlarının izlenmesini, yeni fakültelerin gelişiminin, yapılanmasının yakından takip edilmesini gerekli buluyorum ve tüm bu eğitim faaliyetlerini koordine edecek bir Ulusal Yeterlilik Kurulu oluşturulmasını önemsiyorum. Burada bir diğer önemli nokta da, tıp eğitimine bir şekilde katılan ancak mevcut yapı içinde birbirinden bağımsız hareket eden tüm kurumların - üniversiteler, eğitim hastaneleri, Sağlık Bakanlığı, TTB, ÖSYM, dernekler, v.b.- mezuniyet öncesi, uzmanlık ve sürekli eğitim için ortak noktalarda buluşarak tıp eğitimimizin yol haritalarını belirlemeleri… Tabii bütün bu süreçte eğitimin tek başına bir güç olmadığının farkında olarak ilerlemek gerekiyor. Mevcut sistemde sağlık hizmetinin veriliş biçimi, hekimlerin mesleki davranışlarını etkileyen faktörler (uzmanlaşma ya da pratisyen hekim olarak hizmet verme, destekleyici çalışma ortamı, sağlık sisteminin genel işleyişi) eğitim stratejilerine etki ediyor. Sonuçta iyi tıp eğitimi, tıp uygulamalarının kalitesini, sağlık işgücünün daha uygun dağıtılmasını, sağlık hizmetlerinin performansını ve sonuçta toplum sağlığını düzeltecek yolun ilk ve tek adımı değil… Sadece sağlık sisteminin diğer bileşenlerle etkileşen önemli bir bileşeni... Ama yine de sağlık sistemi hakkında stratejik bir öngörüye ve cesarete sahip eğiticiler toplumun beklentilerine daha uygun bir eğitimi yapılandırmada önemli rol oynayabilirler.
Teşekkürler.
|
|
|
 |
 |
 |
|
|
|
| |

|
|
RÖPORTAJ |
Dr. Ahmet Erdem
Akademisyenlerimizi tanıttığımız sayfamızın bu haftaki konuğu Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Erdem
|
|
| |
| |
|