Geçen haftalarda tıp camiamızı derinden sarsan iki şiddet olayı güncel kaygılarımız ve siyasi gündemin yükselen tansiyonu arasında kaybolup gitti. Bunlardan ilki Ankara Üniversitesinin değerli bilim insanı Olcay Hoca’mızın trajik ölümüydü. Yetişmesi son derece güç olan bir bilim dalının çok iyi yetişmiş, donanımlı ve bilgili bir akademisyeniydi, yeri cennet olsun.
Belki de bilimsel uğraşlar içinde kaybolup gidiyoruz çoğu zaman ve çok yakın aile bireylerimize bile zamanında, yeterli ve olması gereken yoğunlukta ilgimizi veremiyoruz. Çalışma hayatı aile hayatımızın önüne geçebiliyor ve ilgiden, sevgiden tasarruf edip, hastalarımızla, işimizle ilgilenmek durumunda kalıyoruz. Sonuç ise bazen trajik olabiliyor.
Bir diğer şiddet olayı ise yine son derece üzüntü verici; gencecik bir filiz soluyor arkadaş bıçağının darbeleriyle. Sevgiden ve sevginin gösteriminden zerre kadar nasibini alamamış vahşi kabilelerde gözlenebilecek barbarlıkta bir olay. Güneydoğu’muzdaki bir tıp fakültemizin 4. sınıf öğrencisi bir hekim adayı, arkadaşlık teklifini geri çevirdiği için bir diğer hekim adayı sınıf arkadaşını hunharca öldürüyor. Ne öğretiyoruz bu çocuklara ki bu tür şiddetin iki taraflı kurbanları oluyorlar? İnsani değerlerimiz mi yok oldu? Yoksa bu toplum şiddet toplumuna doğru mu itiliyor? 70’li 80’li yıllarda yaşadığımız, anılarımızdan hiç çıkmayan çatışma ve terör ortamının uyarıcı ayak sesleri midir bu gelen acı haberler? Aile eğitiminden başlayarak özellikle 8 yıllık ilköğretim düzeyinde toplumun sevgiyi, sempatiyi, duygudaşlığı öğrenmeye ihtiyacı var sanıyorum. Bu konuda öğretmenlere ve sonra da ilgili akademisyenlere büyükiş düşüyor. Etik ve hukuk boşluk kabul etmiyor çünkü. Etik değerlerin yerleşmesi, bilinçli bir şekilde öğretilebilmesi ise o değerlere mutlak uyum içinde olan öğreticiler gerektiriyor. Ne söylediğini, ne yazdığını tam olarak bilen, fikir üretirken etrafını kırıp geçirmeyen, tevazu sahibi ve gerektiği yerde büyük-küçük demeden özür dilemesini öğrenmiş kalbi nefretle değil sevgiyle dolu ve engin bir anlayış sahibi öğreticiler ancak bu ideal eğitimi verebilir. Yalan yanlış yerlerde, taraf olduğu ideolojik görüşlerin ışığında yetiştirilmiş, aldığı sorumluluğu üzerinden atan ve meslektaşlarını zor durumda bırakan, akçeli işleri eline yüzüne bulaştırıp bizleri uluslararası arenada rezil etmiş, kaba-saba sözleri yüzünden tekzip edilen insanların iyi bir etik öğreticisi olamayacağını düşünüyorum. Bu değerleri irdeleyen bilim dalları ile aile/okul içi sevgi eğitimine çok özel bir önem vermez isek gerek tıp camiası içinde, gerek ise toplumun diğer katmanlarında şiddet, artan ve canımızı çok acıtan bir unsur olacaktır. Yazılı ve görsel basının da bu işte büyük bir sorumluluğu vardır. Yanlış adamların kahraman ilan edildiği ve şiddetin orijini ile değerlendirme yapıldığı yanlı yayınlar da bu topluma katma bir değer olarak dönmeyecektir.
Şiddet (aile içi özellikle), sevgisizlik (ve bu sevgisizliğin artan ve prim gören eğiticileri), ilgisizlik (aydın kitlenin umursamazlığı ve duyarsızlaşması) ve artan cehalet (artan genç nüfusu eğitebilecek kapasitenin çok altında kalan ulusal eğitim sistemimiz) bu güzide toplumu 15-20 yıl içinde yaşanması çok zor, meşakkatli bir ortama sürükleyebilir. Planlı çağdaş bir eğitim ve kim ne derse desin planlı bir nüfus kontrolü ise bunun panzehiridir... Eğitebileceğimiz ve insanca uygar bir dünyada yaşatabileceğimiz kadar çocuk sahibi olup, onları sevgi ve şefkatle ve iyi ellerde eğitmeliyiz. Aksi bizi şiddet toplumuna götürür ve öldürür.
Saygılarımla. |