Tarihi ve toplumsal birer kurum ve özel amaçlı bir örgütlenme birimi olan üniversiteler, kuşkusuz ait oldukları ve belli bir üretim biçiminin şekillendirdiği toplumsal biçimlenmelerin gelişim süreci dışında anlaşılamazlar. Bu demektir ki, toplumsal formasyonlar, üniversitelerin ortaya çıktıkları zaman diliminden itibaren nasıl kapitalist üretim biçimine doğru bir gelişme çizgisi izlemişlerse, üniversiteler de bu siyasal/toplumsal gelişim/değişim/dönüşüm biçimine paralel bir süreç izlemişlerdir.
Bilim ve üniversite açısından bu süreci bilginin metalaşması ve bir kamusal alan olarak üniversitenin tasfiyesi programı izlemiştir. ‘Kamusal üniversite’ modeli yerine ‘girişimci üniversite’ modelinin geçirilmesiyle tanımlanan bu dönemde, bilginin alınıp-satılabilen bir şey olmasının ötesinde, kapitalist üretim sürecinde bir girdi haline gelerek üretim sürecinin vazgeçilmez unsurlarından biri olması hedeflenmiştir. Bu da bilimsel bilginin üretim merkezleri olarak üniversitelerin sermaye açısından yeniden şekillendirilmelerine neden olmuştur.
Neoliberal iktisat politikasının yeni adı olan küreselleşme olgusunun yüksek öğretime en büyük etkisi, ilk planda, artan eğitim harcamalarına devletin yeni ortaklar araması şeklinde somutlaşmış görünmektedir. Artan kapitalist rekabet bir yandan yeni bir öğrenci profilini gündeme getirmekte, öte yandan da mali yükün öğrencilere yüklenmesi yönünde baskı yapmaktadır. Üniversitelerimizin özel şirketler gibi işletilmesi, kâr-zarar hesaplarına öncelik verilmesi, üniversiteye gelir getirmeyen bilim dallarının önemsizleştirilmesi çabaları son hızla devam etmektedir.
Üniversiteler kâr getiren ve kâr amaçlayan kurumlar mıdır? Öğretim ve araştırmanın, pür bilimsel çalışmalar yapmanın belirlenen amaçlar içindeki önceliği nedir? “Üniversitelere ABD üniversite modelinin uygulanmak istenmesi ve onların adeta bir şirket gibi çalışmalarının istenmesi” şeklinde bir paradigma kabul edilebilir midir? Çağdaş üniversite modern işletmecilik teknikleri ile yönetilen bir kurum olarak düşünülebilir mi? Üniversite söz konusu olduğunda “Pazar ekonomisi”, “Arz ve talep koşulları” ne ifade eder? “Üniversitelerde paralı eğitimin daha demokratik olduğu, alt gelir gruplarından üst gelir gruplarına kaynak aktarımının bu yolla engellenebileceği” gibi söylemler hangi araştırma verilerine dayanmaktadır?
Süre giden en yıkıcı durum ise kuşkusuz, oluşturulan “akademisyen pazarları”dır. Bu pazarlar üniversitelerin temellerini zayıflatmakta, günümüzde olağanüstü bir özveri ve idealizm gerektiren araştırma görevliliği kadroları, hiçbir güvencesi olmayan ve tercih edilemeyecek bir meslek haline getirilmektedir. Anabilim dalları yetiştirecek genç akademisyenleri, akademisyenler de kendilerini yetiştirecek hocaları bulamamaktadırlar. Tıp fakülteleri üst ihtisas yaptıracak uzman hekim sıkıntısı yaşamaya başlamıştır. Uzman hekimler daha iyi yaşam koşulları sağlayacakları bir gelir uğruna devlet hastanelerini tercih eder duruma gelmişlerdir.
Ülkemiz gibi gerçek bir düşünce özgürlüğünü tarihinin hiçbir aşamasında yaşamamış bir ülkede ne yazık ki bilim özgürlüğü de kendi geleneğini yaratamamıştır. Bu yüzden üniversite sorunu ve üniversite özerkliği tartışmaları genellikle “meslek çıkarlarının” ve “özlük haklarının” dar çerçevesi içine hapsedilmiştir. Ne yazık ki üniversitelerimiz saygınlıklarını büyük ölçüde yitirmiş ve bilimsel üretimleri de SCI ve SSCI rakamlarıyla ifade edilir hale gelerek ruhunu, özünü yitirmiştir.
Bugün ülkemizde üniversite ve onun temel unsurlarından biri olan üniversiteli aydın/akademisyen hiç olmadığı kadar zor bir tercih yapma zorunluluğuyla karşı karşıyadır. Bilginin metalaşmasının ve bir kamusal alan olarak üniversitenin fikren ve fiilen tasfiyesi sürecinin dayatmış olduğu bu zorunluluktur bu. Üniversiteli aydın/akademisyenin bu konularda takınacağı politik tutum ve geliştireceği etik anlayışı, 21.yüzyılın üniversite/toplum modeli ve ilişkisinin de nasıl olacağının ipuçlarını verecektir. Siyasi iktidarın kendisine uyguladığı baskı ve neo-liberal politikaların üniversitede olgunlaşmasıyla birlikte; üniversite ve üniversiteli aydın, kendisini kendisi yapan değerler sistemini yitirmiş görünmektedir.
Bilgi üretimi kendi varlığını insanın özgürleşme ereğine mi, sermayenin kâr motifine mi dayandıracaktır? Bilgi toplumsallaşarak mı, ticarileşerek mi yayılacaktır? Bilimsel bilgi, insanlığın evrensel bilgi hazinesine ait ve kamusal kullanıma açık mı olacaktır yoksa mülkiyet rejimine ve meta ilişkilerine mi tabi olacaktır? Ve nihayet bu çağın üniversiteli aydını, bilim etiğini ve kendi yaşam pratiğini siyasi iktidarın emelleri ve piyasa ahlakıyla mı birleştirecektir, yoksa “toplumsal fayda prensibini” geliştirme doğrultusunda mı kuracaktır? Evet, üniversitelerimiz kriz içindedir. Krizin çözümü de dar görüşlü YÖK yönetiminin değil, ülke yöneticilerinin ve toplumun elindedir. Ancak ülkenin nasıl yönetildiğine bakarak üniversite sorununun çözümü konusunda umudumuzu koruyabilir miyiz? Diğer sorular gibi bu sorunun yanıtını da sizlere bırakıyorum. Üniversiteli aydın/akademisyen, eğer kimi rastlantılar ya da bilim dışı kimi dürtülerle akademik kariyere sürüklenmediyse, etik duyarlılığı ve toplumsal sorumluluk bilinciyle, bu konudaki sorumluluklarını da elbette gözden geçirecek ve kanımca işe önce kendi üniversitesinden başlayacaktır… |