|
TTB tarafından düzenlenen ve iki gün süren eden Dr. Füsun Sayek 2. Tıp Eğitimi Buluşması’nda, tıp eğiticileri ve uzmanlık öğrencileri tıp eğitiminde yaşanan sorunlara değindi
Toplantıda “hekim açığı” konusunda net bir söylem çıkmazken, Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS)’nın tıp eğitimi önünde en büyük engellerden biri olduğu vurgulandı. Yeni açılan tıp fakültelerinin alt yapı eksikliklerine dikkat çekilen oturumlarda, öğretim üyesi sayısının hızla artmasına rağmen eğitimde paralel bir ivme yakalanamadığı vurgulandı. Öğretim üyeleri ve öğrencilerin toplumdan kopuk olduklarını ifade eden konuşmacılar, Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın da tıp eğitimine olumsuz etkileri olduğunu dile getirdiler.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından düzenlenen Dr. Füsun Sayek 2. Tıp Eğitimi Buluşması Ankara Üniversitesi Morfoloji Binası’nda yapıldı. Sempozyum, TTB eski Başkanı Dr. Füsun Sayek’le ilgili slayt gösterisiyle başladı. Daha sonra açılış konuşmasını yapan TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy, Sağlık Bakanlığı yetkililerinin toplantıya katılmamasını eleştirerek, kurumlar arası gerginliklerin uzun sürmesini istemediklerini söyledi.
“Her vesileyle diyaloğa açığız”
Prof. Dr. Gençay Gürsoy, Sağlık Bakanlığının işi hekim ithal etmeye vardırdığı bir dönemde eğitim sorununu tartışmak üzere bu buluşmayı gerçekleştirdiklerini kaydetti. Türkiye’de sağlık alanının kaosa sürüklendiğini söyleyen Gürsoy şöyle konuştu:
“Bilgi birikimimizi elinin tersiyle itmeye kalkan Sağlık Bakanlığı var, bu büyük bir talihsizliktir. TTB’nin bugüne kadar yaptığı çalışmalar Sağlık Bakanlığınınkiyle kıyaslanamayacak kadar zengin. Umuyorum ki kurumlar arası gerginlikler fazla sürmez, biz her vesileyle diyaloğa açığız.”
Tıp fakülteleri zor durumda
Ankara Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nusret Aras konferansta yaptığı konuşmada, meslek örgütlerinin eğitimde etkisi olmazsa eksiklik yaşanacağını ifade etti. Tıp fakültesi sayısının artmaya devam ettiğini kaydeden Aras, “Ülkemizde son 10 yıldır birtakım değişiklikler oldu. Türkiye’deki bütün üniversiteler Bologna sürecine katıldı. Bu süreç içinde en kolay uyum sağlayabilen fakülteler tıp fakülteleri oldu” dedi. Üniversite hastanelerinin ekonomik problemleri olduğuna da değinen Aras, tıp fakültelerinin biri dışında hepsinin eksi bütçeyle yoluna devam ettiğine dikkat çekti.
“Hekim ihtiyacı var”
Sempozyumda, “Yeni Tıp Fakültesi Gereksinimi Var Mı?” konusunda konuşan Doç. Dr. İlker Belek’in, yaptığı bazı hesaplamalara göre Türkiye’de hekim açığı olması, bazı hesaplamalarına göre de hekim fazlalığı olması dikkat çekti. Son günlerin güncel konusu olan hekim ihtiyacı olup olmadığını belirlemek için önce hekimin iş tanımının yapılması gerektiğini söyleyen Belek, “Hekimden ne beklediğimize karar vermeliyiz. İş analizi yapmalıyız. Halen Türkiye’de net iş tanımı ve analizi yok” dedi.
Hekim gereksinim formülü
Doç. Dr. İlker Belek, birinci basamakta hekim sayısını belirleyen değişkenleri şöyle anlattı: “Hekimin iş tanımının yalnızca tedavi mi yoksa tedavi ve koruma mı olduğu konusunda bir netlik yok. Nüfusu 75 milyon alalım. Sağlık Bakanlığının 2000 yılı sonrasında yapıp yayınladığı araştırmaya göre de kişi başına hekime başvuru sıklığını yılda 5, yılda çalışılan gün sayısını 220, günlük net çalışma süresini 7 saat, hasta başına ayrılan süreyi 20 dakika olarak saptayalım. Bu durumda gerekli hekim sayısının 81 bin 169 ve yıllık gerekli ek hekim sayısının da 4 bin 58 olduğu sonucuna ulaşıyoruz. Tedavi için günlük harcanan zaman 4 saat, hasta başına harcanan zaman yine 20 dakika olduğunda ise gerekli hekim sayısı 142 bin 46 ve ek hekim sayısı 7 bin 102’ye çıkıyor. Son olarak, tedavi için günlük harcanan zaman 7 saat ve hasta başına harcanan zaman 5 dakika olduğunda, gerekli hekim sayısı 20 bin 292’e düşüyor. Bu son örnekte, yıllık gerekli ek hekim sayısının 1015 olduğu verisine ulaşıyoruz.”
Uzman gereksinimi 48 bin
Uzman hekim gereksinimini belirleyen değişkenleri sıralayan Belek, hazırladığı formüle göre poliklinik hizmetleri için 16 bin, yataklı tedavi için 32 bin olmak üzere toplam 48 bin uzmana ihtiyaç olduğunu kaydetti.
Belek, sağlık sisteminin yapısının netleşmesi gerektiğini söyleyerek hekimin görevinin ne olacağını konusunda bir netlik olmadığını ifade etti.
Tam zamanlı çalışma oranı düştü
TTB’nin 1997-2006 yılları arasındaki tıp eğitimi raporlarını aktaran TTB Merkez Konseyi Üyesi Prof. Dr. İskender Sayek, tıp fakültelerinin döner sermaye gelirlerinin tüm üniversitenin masrafını karşılayacak düzeye gelmesiyle, her üniversitenin tıp fakültesi açmak istediğini belirtti. 2000 yılında 47 olan tıp fakültesi sayısının, 2007 yılında 54’e yükseldiğini dile getiren Sayek, öğretim üyesi sayısında da büyük artış olduğunu kaydetti.
Sayek, üniversitelerde tam zamanlı çalışma oranının giderek düştüğüne dikkat çekti. 1997 yılında tam zamanlı çalışan öğretim üyesi oranının yüzde 81 iken 2006’da yüzde 74’e düştüğünü kaydeden Prof. Dr. Sayek, “Tam zamanlı çalışma tıp eğitimi için çok önemli. Bunun özendirilmesi gerekir. Yaptığımız anketin sonuçlarına göre, 10 tıp fakültesinde yüzde 100 tam zamanlı çalışma yürütülüyor ve bunların 5 tanesi de belli bir sayının üstünde öğretim üyesine sahip” dedi. Tıp fakültelerine alınan öğrenci sayılarının ise son 20 yılda belli bir sayıda sabitlendiğine dikkat çeken Sayek son yıllarda tıp fakültelerinin öğrenciler tarafından daha çok tercih edildiğini ve ÖSS puanlarına bakıldığında “daha iyi” öğrencilerin tıp fakültelerine girdiğini sözlerine ekledi. Sayek ayrıca tıp eğitiminde bir gösterge olan kadavra sayısının da azaldığına dikkat çekti.
WFME Başkanı geldi
Konferansa “Bologna Süreci ve Tıp Eğitimi” ve “Dünya Tıp Eğitimi Federasyonu Global Standartları Avrupa Spesifikasyonları: Beklentiler” konuları ile katılan Dünya Tıp Eğitimi Federasyonu (WFME) Başkanı Dr. Hans Karle, Bologna sürecini eleştirdi. Karle, bu sürecin daha çok boşa harcanmış bir çaba olduğunu, eylem planları, ön sonuçları ya da devam eden sürecin neredeyse olmadığını belirtti.
Bologna Deklarasyonu’nun ulusal parlamentolar tarafından onaylanmış bir anlaşma olmadığına dikkat çeken Dr. Karle, bunun bağlayıcı bir yasa olmadığını kaydetti. Karle, “Temel sorunlar; sağlık bakanlarının katılımı olmaması, tıp fakültelerine danışılmaması ve tıp çalışanlarına danışılmaması. Bologna eylem planları uygulanırken tıp eğitiminin kendine özgü özellikleri ve şuandaki durumu hesaba katılmalıdır” dedi.
Globalizasyon olumsuz etkiler
Globalizasyon sürecinin tıp doktorlarının göçünü ve sınır ötesi tıp eğitimini getireceğini ifade eden Karle, “Bununla birlikte ulusal problemler, sağlık sunumundaki değişiklikler ve kurumsal tutuculuk-yetersiz liderlik de gelir. Tıp eğitiminde Avrupa spesifikasyonları, tıp fakültelerinde hızlı artışa, yetersiz kaynaklara, klinik uygulama eksikliklerine, kar amaçlı okullara ve akreditasyon sürecindeki eksikliklere neden olur” diye konuştu.
Reform değil “deform”
“Sağlık Ortamı, Toplum Gereksinimi ve Tıp Eğitimi” konulu oturumda konuşma yapan Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Feride Aksu, sağlık ortamına damgasını vuran unsurun “ticarileşme” olduğunu vurguladı. Aksu, eskiden “hastalık yok hasta var” dendiğini ancak şimdilerde bunun yerine “toplam kalite yaklaşımı” ve “hastalık yükü hesapları” olduğunu söylerken, “Sağlık açısından reform değil ‘deform’ yaşanıyor. Sağlık için kamu maliyetlerinin sınırlanması, yabancı kaynak desteğinin arttırılması, sağlık sektörünün piyasalaştırılması, özelleştirme, desantralizasyon, hastanelerin işletmeleştirilmesi, kamu hizmetlerinde sözleşme uygulanması, özel sağlık sigortaları ve toplum finansmanı tekniklerinin geliştirilmesi bu deformun parçaları” dedi.
Niceliğe endeksli sağlık hizmeti
Dr. Sami Ulus Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesinde görevli Dr. Eriş Bilaloğlu, Türkiye’nin “düşük ücret-yüksek istihdam/yüksek ücret-düşük istihdam” ikileminde kalabileceğini söyledi. Dr. Bilaloğlu, değişen hükümetlere rağmen değişmeyen bir sağlık politikası olduğunu belirterek, “Başbakan 2004’te ‘Biz niçin yatırım yapalım, özel sektör yapıyor zaten’ dedi. Sonra Sağlıkta Dönüşüm Programı’yla kamuya cihaz almak yerine cihazlara sahip özel sektörden hizmet satın alınması yolunu seçtiler. Niceliğe endeksli sağlık hizmeti getirdiler. Şimdi, rekabet edebilen, özelde, işletme ya da şirketlerde sözleşmeli çalışacak hekimlerin, mecburi hizmetin, hekim sayısında artışın dolayısıyla işsizliğin, performansa göre ücretlendirmenin, yeni tıp fakültelerinin açılmasının ve mecburi hizmetin desteklendiği bir sağlık alanı var” diye konuştu.
“Tıp fakülteleri kamu yararına çalıştığını kanıtlamalı”
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cem Terzi, topluma dayalı tıp eğitiminin gerekliliği üzerine konuştu. ABD’deki sağlık sistemi üzerinden olası durumları değerlendiren Terzi, ABD’de uygulanan rekabete dayalı neoliberal ekonominin tıp eğitimine olumsuz katkıları olduğunu, bu süreçte 125 akademik merkezin kapatıldığını ve birçoğunun da negatif bütçelerle hayatlarını devam ettirdiğini belirtti. Finansal baskıların öğretim üyelerini eğitimden daha çok hizmete ittiğini belirten Terzi, tıbbi araştırmaları da fakültedeki öğretim üyelerinden çok, ticari şirketlerin kadrolu araştırmacılarının yaptığını söyledi. ABD’deki tıp eğitiminde hastaların yatış süresinin kısaldığına da değinen Terzi, bu durumun tıp öğrencileri olumsuz etkilediğini, hatta bir fakültede anabilim dalı başkanının öğretim üyelerine ‘Eğer eğitim vermek istiyorsanız, öğle tatillerindeki yemek aralarını kullanın” dediğini ifade etti.
Cem Terzi, ABD’deki bu gidişin iyi izlenmesi gerektiğini söyleyerek, “Gerçek sağlık sorunlarını çözecek gerçek hekimler yetiştirilmeli. Tıp fakülteleri kamu yararına çalıştıklarını kanıtlamalı. Sağlık sisteminin iyileştirilmesi için çaba göstermeli. Tıp fakültelerinin toplumsal sorumluluğunu arttırmak zorundayız. Topluma dayalı tıp eğitimi modeli bunun için bir yoldur. Topluma dayalı tıp eğitiminde müfredatı toplumun öncelikli sağlık sorunları oluşturur. Bir dekan çıkıp ‘Topluma dayalı tıp eğitimi yapıp, duyarlı hekim, pratisyen hekim yetiştireceğim’ demeli” şeklinde konuştu. Konuşmasının sonunda Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinin sağlık sorunlarını 1. basamakta çözecek pratisyen hekim yetiştirmek amacıyla kurulduğunu ifade eden Terzi, fakültenin ilk mezunlarından sadece bir tanesinin pratisyen hekimlik yaptığını kaydetti.
Topluma dayalı eğitim
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesindeki topluma yönelik ve topluma dayalı eğitim etkinliklerini değerlendiren Yrd. Doç. Dr. Kevser Vatansever, tanım itibariyle topluma dayalı bir eğitim yürüttüklerini ancak eğitimin topluma yönelik olduğu konusunda net bir veri olmadığını kaydetti. Bu kapsamda öncelikli sağlık sorunlarının belirlenmesine yönelik bir çalışma yaptıklarını ve 601 hastalık belirlediklerini söyleyen Vatansever, projenin değerlendirilmesinin aile hekimliğine geçiş nedeniyle gerçekleştirilemediğini ifade etti.
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Remzi Aygün, tıp fakültesinin değişim süreçlerinde topluma en yakın hizmet verenlerin halk sağlığı bölümleri olduğunu dile getirdi. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi olarak toplum içinde eğitim gerçekleştirmeye çalıştıklarını ancak sağlık ocaklarında bunun mümkün olmadığını, başarı şanslarının azaldığını kaydeden Aygün, eğitimde birliği sağlamak için fakülteler arası işbirliğinin sağlanması gerektiğini söyledi. Aygün, “Bunlardan başka nüfus tabanlı araştırmalar yapılmalı, standardizasyon için gayret edilmeli, eğitim programı gözden geçirilmeli ve sağlık ocakları işler hale getirilmeli” dedi.
Alan çalışmaları başarılı
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Bedia Ayhan Özyıldırım, fakültelerinde yaptıkları eğitimleri değerlendirdi. Alan çalışmalarında yüzde 90 oranında başarı sağladıklarını ifade eden Özyıldırım, ilk basamakta hizmet ve toplumu tanıma olanaklarının da bu yolla sağlandığını söyledi.
İşyeri hekimliği stajı
Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu da yaptığı konuşmada Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesinin eğitim faaliyetleri hakkında bilgi verdi. Sağlık sorunlarının yerinde görülmesinden yana olduklarını kaydeden Hamzaoğlu, eğitimin dört duvar arasında sıkışıp kalmaması gerektiğini ancak mevcut koşulların buna mecbur bıraktığını belirtti.
Hamzaoğlu, son sınıfta uygulanmaya başlanan işyeri hekimliği stajı ile hekim adaylarına yakın dönemde sağlığı bozan etkenlerin üretildiği alanların tıp eğitimi kapsamında görülmesinin, birinci basamak sağlık hizmetleri kapsamında özgün bir alan olarak, sağlık sektörü dışından meslek sahiplerinin de katılımıyla oluşan ekip tarafından yürütülen işyeri sağlık hizmetlerinin yerinde ve uygulanarak öğrenilmesinin sağlamasının amaçlandığını belirtti.
Yeni üniversiteler dertli
Son 10 yıl içinde kurulan üniversitelerden temsilciler de genel olarak araç gereç durumlarının iyi olduğunu ancak son yıllarda YÖK’ün fiziksel koşulların kaldıramayacağı kadar öğrenciyi fakültelerine gönderdiğini belirttiler. Prof. Dr. Haluk Erol, Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi; Doç. Dr. Fatma Aktepe, Afyonkarahisar Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi; Prof. Dr. Faik Sarıalioğlu, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi; Doç. Dr. Ahmet Koç, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi; Prof. Dr. Sevim Orkun, Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi; Dr. Melek Demir de Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi adına konuşma yaptı.
Tıp eğitimi ve TUS tartışıldı
Dr. Füsun Sayek Tıp Eğitimi Buluşması’nın ikinci günü yapılan sabah oturumunda, tıp eğitimi ve Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS), tıp fakültesi öğrencisi, intern doktor, araştırma görevlisi ve eğitici gözüyle değerlendirildi. Konuşmacılar, TUS’un objektif olduğu konusunda birleşirken, sınava hazırlık sürecinin internlik dönemine zarar verdiğini ve TUS dershanelerinin fırsat eşitsizliği yarattığını vurguladı.
Oturumda konuşan Hacettepe Tıp Fakültesi öğrencisi İnt. Dr. Murat Tanyıldız, 2006 verilerine göre tıp fakültelerinin sayısının 54’e yükseldiğine dikkat çekerek, 40’a yakın TUS dersanesinin açıldığını kaydetti. Tanyıldız, fakültelerin yılda ortalama 4 bin 500 mezun verdiğini belirterek şöyle konuştu: “Bu dershanelerin kurs ücreti adı altında 5 milyar aldığını düşünürsek TUS’un ne kadar büyük bir sektör haline geldiğini açıkça görebiliriz. TUS öyle bir sınav ki, stresten bazen ne yapacağınızı bilemiyorsunuz, ders çalışamıyorsunuz. Bazen de kendinizi patlamaya hazır bomba gibi hissediyorsunuz ve çevrenizdekileri gereksiz yere kırmaya başlıyorsunuz.”
“TUS yeterlilik değil yerleştirme sınavı”
Tanyıldız, TUS’un sürekli çalışılması gereken bir sınav olduğunu, öğrencilerin sorumlu tutulduğu alanın son derece geniş bir müfredat olduğunu kaydetti. Mevcut bilgilerin sürekli tekrar edilmesi halinde akılda kalabileceğini belirten Tanyıldız, çekirdek müfredat uygulamasının tüm tıp fakültelerinde yürürlüğe girmiş olmasına rağmen TUS’ta çekirdek müfredatın çok üstünde bir müfredattan sorumlu tutulduklarını öne sürdü.
Tanyıldız, TUS’un yeterlilik sınavı değil, bir yerleştirme sınavı olduğunu kaydederek, “Bu sınav öğrencilerin tutum ve becerilerini ölçmüyor, sadece bilgi birikimlerini ölçüyor ve ona göre bir uzmanlık programına yerleştiriyor” diye konuştu.
“TUS, çekirdek müfredattan fazlasını istiyor”
Tanyıldız, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesindeki arkadaşları arasında TUS ile ilgili küçük bir araştırma yaptığını ve TUS’un internlik eğitimini yüzde 60 oranında olumsuz etkilediği sonucuna ulaştığını söyledi.
Hacettepe’de tıp eğitiminin entegre, çekirdek müfredata bağlı ve öğrenci merkezli olduğunu belirten Tanyıldız, TUS’ta kendilerinden çekirdek müfredatının çok üzerinde bir bilgi birikimi istendiğini kaydetti.
Tanyıldız, 9 sorudan oluşan anket çalışmasında, “TUS, internlik eğitiminizi nasıl etkiliyor?” sorusunu yanıtlayan öğrencilerin yüzde 60’ının “Eğitime yeterince konsantre olamıyoruz” yanıtı verdiklerini, sadece yüzde 9 gibi bir kısmın hem internliğini yaptığını, hem de TUS’a da çalıştığını belirtti.
Çoğunluk TUS kursuna gidiyor
“TUS, sosyal hayatınızı nasıl etkiliyor?” şeklinde yönelttiği soruya yüzde 62’lik bir dilimin “Çok etkiliyor” yanıtını verdiğini belirten Tanyıldız, sosyal hayatının etkilenmesine izin vermeyen grubun sadece yüzde 15 olduğunu söyledi.
“TUS dershaneleri hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğunda, katılımcıların yüzde 55’inin dershaneye gittiğini veya gitmeyi düşündüğünü ifade ettiklerini belirten Tanyıldız, yüzde 45’lik bir dilimin dershaneye gitmediğini, gitmeyi de düşünmediğini ifade etti. Tanyıldız, “Sınav sisteminden memnun musunuz veya alternatif bir sınav sistemi sunabilir misiniz?” şeklinde yönelttiği soruya katılımcıların yüzde 37’sinin memnun olduğunu, yüzde 13’ü memnun olmadığını açıkça dile getirdiğini, fakat yüzde 50’lik bir kısmın kararsız kaldığını bildirdi. Memnun olanların yüzde 48’inin memnuniyet sebebini sınavın “objektif” olmasına bağladığını belirten Tanyıldız, aynı grubun sınav esnasında herhangi bir haksızlıkla karşılaşmadığını açıkça dile getirdiğini belirtti.
Uzmanlık eğitimi bir zorunluluk
Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Araştırma Görevlisi Dr. Dursun Atakul, son zamanlarda uzmanlık eğitiminin hekimler tarafından bir zorunluluk olarak görüldüğünü vurguladı. Koruyucu hekimlik ve pratisyen hekimliğin toplum içinde hem prestij olarak hem fonksiyonellik açısından giderek önemsizleştirildiğini kaydeden Atakul, maddi kaygılar ve mecburi hizmetin getirdiği zorluklarla karşılaşmamak için insanların uzmanlık eğitimine yöneldiğini söyledi. Pratisyen hekimlerin çalışma koşullarının çok zor olduğunu belirten Atakul, sağlık ocakları koşullarının düzeltilmesi gerektiğine işaret etti.
“Hasta yerine kitaplarla uğraşıyorsunuz”
Atakul konuşmasında, uzmanlık eğitimi ve onun sınavı olan TUS’un kendi hayatlarında kaçınılmaz bir gerçek olduğunu belirterek şöyle konuştu:
“Hastayla uğraşmak yerine kitaplar, tıp eğitiminde en önemli dönem olan internlik eğitiminin yerine ders çalışma ön plana çıkıyor. Birçok fakültenin TUS’ta başarıyı eğitimde bir ölçüt olarak sayması ve yönlendirmesi, son olarak da giderek sayısı artan TUS dershaneleri kaçınılmaz bir sonuç.” Son on yılda TUS’a giren hekimlerin on binin üzerinde olduğuna dikkat çeken Atakul, son beş yıllık verilere bakıldığında bu oranın yüzde 20 olduğunu, TUS’a başvuran her 5 adaydan birinin uzmanlık dalına yerleştirildiğini belirtti.
TUS torpil önünde bir engel
İyi bir hekimin bilgi donanımı açısından mesleki beceri ve tutumları kazanmasının hedef alınması gerektiğini söyleyen Atakul, TUS’un sadece bilgiyi ölçen bir sınav olduğunu ifade etti. Atakul, TUS’un dershane gibi eşitsizlik yaratan tarafları olmasına rağmen merkezi olması nedeniyle objektif sayılabilecek bir sınav olduğunu ve hala güvenilir bir kurum tarafından yapıldığını söyledi. TUS’un kaldırılması durumunda kendisinin Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinde olamayabileceğini bildiren Atakul, “Bu konuda çok fazla umutlu değilim. Bürokrasinin, adam kayırmanın, torpilin olduğu ülkemizde hekimlerin tercih noktasında kriterleri çok farklı olacak TUS’un mevcut koşullarda en uygun sınav olduğu görüşündeyim” diye konuştu.
Kemahlı: Olgu temelli sorular çok az
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim Üyesi Prof. Dr. Sabri Kemahlı, TUS ile ÖSS puanlarının paralel olduğunu belirterek, TUS başarısının da ÖSS başarısına paralel olduğunu söyledi. Yıllara göre, fakültelerin ÖSS’den aldığı öğrencilerin yüzdelik dilimlerine göre dağılımlarına bakıldığında, 1999’dan itibaren hemen hemen bütün tıp fakültelerinin yüzdelik dilimlerinde azalma olduğunu vurgulayan Kemahlı, tıp fakültelerinde ÖSS’deki yüzdelik dilimlerin yükseldiğini, tıp fakültelerine “daha iyi” öğrencilerin geldiğini kaydetti.
Kemahlı sunumunda, TUS başarısının, doğrudan doğruya kişisel çabanın bir göstergesi olduğunu “iyi öğrencinin her yerde iyi öğrenci” olduğunu söyledi.
Son dönem TUS sorularını incelediğini ve temel bilimlerde sorulan 100 sorudan 39’unun, olumsuz kökü olan sorular olduğunu kaydeden Kemahlı, “Aşağıdakilerden hangisi olamaz, hangisi yanlıştır?” şeklinde sorular yöneltildiğini söyledi. Yüzde 39’un oldukça fazla bir ağırlık olduğunu kaydeden Kemahlı, olgu temelli soruların ağırlıklı olması gerektiğini belirtti.
Kemahlı, olgu temelli soruların azlığının öğrencileri ezbere dayalı bir sınav ve ezbere dayalı bir çalışmaya yönlendirdiğini anlattı.
Gürel: TUS internliği öldürdü
Oturum Başkanı olan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Gürel, tercihine göre TUS’a girenlerin klinik başarısının konuşulmadığını belirtti. TUS’un iyi öğrenci seçtiğini, TUS’u kazanamayanların ise ne yaptığının bilinemediğini ifade eden Gürel, TUS başarısının mezuniyet notlarıyla paralellik gösterdiğini söyledi. Gürel ayrıca, TUS’un eğitimi kötü yönlendirdiğini, internliği öldürdüğünü kaydetti. TUS içeriğinin çekirdek müfredata uyarlandığı takdirde, sınavı kazanamayan öğrencinin ertesi gün gideceği sağlık ocağında yapacağı işler olduğunu kaydeden Gürel, “TUS’u biz yanlış yönlendirdik. Gittikçe zorlaşan ve uzmanlığa kayan sorular var, sınavın içeriği değiştiği zaman eğitim de pozitif olur” diye konuştu.
Doğum günü kutlaması
Sabah oturumunun sona ermesinin ardından verilen öğle arasında, Prof. Dr. İskender Sayek’in doğum günü kutlandı. Kendisi için özel hazırlanan pastayı kesen Sayek herkese teşekkür etti. Sempozyumda ayrıca Ankara Tabip Odası, üç profesöre “Füsun Sayek Bilim Hizmet Ödülü” verdi. Hizmet Ödülü’nü Prof. Dr. Necati Dedeoğlu alırken, Bilim Ödülü Prof. Dr. Oğuz Güç ve Prof. Dr. Cumhur Ertekin’e verildi.
|