AKADEMİSYENLER

Tüm Akademisyenler

    • Prof. Dr. Erdem Göker
    • Akademisyenlerimizi tanıttığımız sayfamızın bu haftaki konuğu, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erdem Göker

09 Nisan 2012, Pazartesi

Prof. Dr.  Erdem Göker

Akademisyenliği, araştırma yapabilme ve bu araştırmaların sonucunda yeni, yepyeni, daha önce bilinmeyen bir bilgi geliştirme olarak algılıyorum

 

Öz geçmişinizi anlatır mısınız?

1961 yılı, İzmir doğumluyum. İlk ve orta öğrenimimi İzmir’de tamamladım. 1978 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde tıp eğitimime başladım.  Tıp fakültesinden 1985 yılında mezun olduktan sonra, Çorum’un Kargı ilçesinde mecburi hizmetimi tamamladım. Mecburi hizmetin hemen ardından merkezi sistemle ÖSYM tarafından ilk kez yapılan Devlet İhtisas Sınavı’nı başararak İzmir Buca SSK Eğitim Hastanesi 1. İç Hastalıkları Kliniğinde dâhiliye ihtisasına başlamışken, akabinde yapılan ilk TUS sınavı sonucunda, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalında  dâhiliye  ihtisası yapmak üzere göreve başladım. Tıp fakültesi öğrenciliğimden beri, hedefim hematoloji-onkoloji alanında çalışmak olduğundan, dâhiliye  ihtisasım boyunca da bu alana ağırlık verdim. Dâhiliye ihtisası sonrasında, Amerika Birleşik Devletleri’nin  New York kentindeki “Memorial Sloan-Kettering” Kanser Merkezinde 1990-1995 yılları arasında hematoloji-onkoloji alanında çalıştım. 1995 yılında tekrar Ege Üniversitesine dönerek, akademik kariyerime onkoloji uzmanı olarak başladım. Günümüze kadar da Ege Üniversitesi Onkoloji Bilim Dalında akademik, idari ve hasta hizmetlerini yürütmekteyim. Onkoloji Bilim Dalındaki görevimin yanı sıra, Ege Üniversitesi İlaç Araştırma Merkezi (ARGEFAR)’nde müdür yardımcısı olarak görev yaptım.

 

Tıp mesleğini seçme nedeniniz nedir? Seçtiğiniz için memnun musunuz?

Tıp mesleğini açıkçası tesadüfen seçtim. Biyoloji hiç hoşuma gitmeyen bir dersti ve lise yılları boyunca da kendimi hep sosyal bilimler, edebiyat ve felsefe üzerinde eğitim görmeye hazırlamıştım. ÖSYM tercihlerimin tamamı da bu şekilde iken, ailemin baskısı ile tıp yazdım. O zamana göre “Nasıl olsa puanım tutmaz” diyerek, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesini tercihime yazmıştım. Sonuçta, ÖSYM sınavında oldukça yüksek bir puan alarak Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesini kazanarak, eğitimime başladım. Fakültenin ilk yılları benim için çok zor geçti. İzmir’de çok sakin bir yaşamım varken, birden Ankara’nın olaylarla dolu günlerinde buldum kendimi. Bir türlü uyum sağlayamadım ve sonuçta Dönem 2’de tüm derslerden kaldım ve tekrarladım. Dönem 4, benim için bir dönüm noktası oldu ve klinik stajlarla beraber, tıp fakültesini ve hekimlik mesleğini çok sevdim. Ve sonuçta, tekrar meslek seçimi şansım olsa, hiç düşünmeden tıp deme noktasına geldim.

 

Sizce işinizin en zor tarafı nedir?

İşin en zor tarafı, hem akademik yaşamınızı hem de onkoloji gibi bir klinik pratiği birlikte uygulamaktır. Biraz açacak olursam, akademik yaşamı sürdürebilmenin temelinin araştırma yapabilme olduğuna inanırım ve araştırma yapmadan akademisyenlikten söz edilemeyeceğini düşünürüm. Bütün pozitif bilimlerde olduğu gibi, ister klinik ister laboratuvar araştırması yapın, nesnel olmanız gerektir. Bu gerek koşul gayri ihtiyari olarak dünyayı anlama felsefenizi etkiler. Oysa hasta gördüğünüzde, hele hele bu hasta kanser hastası ise ve de ilaveten işinizin başarısı o hastayla kurduğunuz çok özel hasta-hekim ilişkisine dayalı ise alabildiğince öznel görünüp, uygulamanızı nesnel olarak yapmanız gerekmektedir. Yaşamı ve ölümü birarada görüp, nasıldan çok nedeni düşünür duruma düşmek ve bunu günde birkaç kez tekrarlamak… Bu durumu ben, dünyaya bakış açımı, yani dünya görüşümü bulunduğum konuma göre değiştirmek gibi algılıyorum ki, inanın bunun üstesinden gelmek her zaman çok kolay olmuyor.

Bir akademisyen nasıl olmalıdır? Nasıl tanımlarsınız?

Aslında bir önceki sorunuza olan cevabımın içinde bu sorunuzun da yanıtı var sayılır. Biraz daha açacak olursam, akademisyenliği araştırma yapabilme ve bu araştırmaların sonucunda yeni, yepyeni, daha önce bilinmeyen bir bilgi geliştirme olarak algılıyorum. Bu algılamanın ötesinde, ama asla dışında değil. Tanımlama, bilgiyi paylaşma, başkalarından gelen bilgiyi sorgulama ve takdir etme olarak da genişletilebilir. Bence, üniversitede çalışma, akademik unvanları kullanma, eğitici görevi üstlenme gibi eylemler, ana tanımlamamın içinde zaten yer almaktadır ki, bu eylemler akademisyen olmanın gereklerinden değildir. 

 

Branşınızda kendinize örnek aldığınız biri var mı?

Hem yurt içinde hem de yurt dışında birden çok kişi bana örnek teşkil etmiştir. Gerek klinisyen olarak gerekse akademisyen olarak, birilerini kendinize örnek almadan gelişimin mümkün olacağını düşünmüyorum.

 

Türkiye’deki sağlık ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sağlık ortamı olarak sağlık hizmeti alan-verenleri ve bunları yönetenleri kastediyorsanız, değerlendirme yapmanın hemen hemen imkânsız olduğunu ve tüm dünyada olduğu gibi ciddi bir karmaşanın olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de bu karmaşanın daha belirgin olduğunu söyleyebilirim. Sağlıkla ilgili politika üretenler ve bu politikalara göre davranış belirleyenlerin bu kadar sık ve bazen birbirine tamamen zıt kararlara uyum sağlamalarının imkânsız olduğunu düşünüyorum. Mutlak doğru olmadığı sürece, kurallar arttıkça, kural dışı kalma sıklığının da arttığı akılda tutulmalıdır.

 

Yurt dışında mesleki deneyiminiz oldu mu?

Evet, beş yıl süreyle Amerika Birleşik Devletleri’nin New York kentinde, “Memorial Sloan-Kettering” Kanser Merkezinde “fellow” olarak çalıştım.

 

Yurt dışında aynı işi yapmak ister miydiniz?

Yurt dışında aynı işi yapmamın imkânsız olduğunu düşünüyorum. Akademisyenlik yapabilirdim. Ya da sadece hasta görebilirdim. Ama kendi ülkemde bu işleri yaparken aldığım  hazzı oralarda bulamayacağımı görerek ve bilerek ülkeme geri döndüm ve döndüğüme de hiç pişman olmadığımı samimi olarak söyleyebilirim.

 

Yurt içi ve yurt dışı dergilerde yayımlanmış kaç yayınınız var?

Yüzden fazla yayınım mevcut ve bu yayınlarıma ait alınan atıf sayısı 800’ün üzerindedir.

 

Türkiye’deki tıbbi yayıncılığı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu konuda sizce yapılması gerekenler nedir?

Ülkemizde yürütülen tıbbi yayıncılık faaliyetlerini başarılı buluyorum. Ülkemizdeki bilim üretimini göz önüne aldığımızda, yayıncılık açısından bu kadar çok sayıda kalıcı yayının olması ve belli okur kesimine hâlâ ulaşabilir olması, bence biz bilim üreticilerinden çok, yayıncıların başarısının göstergesidir. 

 

YÖK Başkanı olsaydınız neleri değiştirirdiniz?

Hiç YÖK başkanı olmayı, hatta üniversitede yönetici olmayı bile düşünmedim açıkçası. Yöneticiliğin ayrı yetenek ve beceri gerektirdiğini düşünürüm. Ama tabii ki, yıllardan beri akademik hayatın içinde aktif çalışan ve sistemin işleyen ve aksayan taraflarının sürekli muhatabı olan biri olarak, neler yapılacağı konusunda fikir üretmemin de benim asli görevlerim arasında olduğunu yadsıyamam. Bu bağlamda, YÖK başkanı olsam ve bir şeyleri değiştirme gücüm olsa, ilk yapacağım, bilim üreten ile bilimi kullananları kategorize etmek olurdu. Bu kategorize etmeyi, kesinlikle değer vermeme anlamında kullanmıyorum. Burada söz ettiğim şey, bilim üreten ve yaratan kişi ile var olan bilgiyi kullanan, aktaran, yani öğretene hak ettikleri değerin verilmesinden söz ediyorum. Edinilen bilgi  ya yeni bilgiler oluşturmak ya da daha çok kişiye aktarılmak için, yani eğitim için kullanılır. Her ikisinin de aynı anda aynı kişi tarafından  yapılmasının beklenmesi, Türkiye’deki akademik hayatın gelişmesi önündeki en büyük engellerden biridir. Bu bağlamda, tıp konusuna hiç girmek istemiyorum, çünkü tam içinden çıkılmaz durumda olduğumuzu düşünüyorum. Çok iyi temel tıp bilen bir kişi, laboratuvarda oturup araştırma yapacağına, klinikte hasta bakıp, öğrenci eğitiminde canla başla çalışmak zorunda kalabilmektedir. Dediğim gibi hiç yönetici olmayı düşünmedim ama, Türkiye’deki yüksek eğitim ve akademik hayatın düzeninin radikal değişime ihtiyacı olduğu yolundan çıkarak, sistemi bir anda durdurup kelimenin tam anlamıyla “reset” yapmak YÖK başkanı olarak ilk işim olurdu, hiç palyatif çözümlerle uğraşmazdım.     

 

Mesleğinizde hedeflediğiniz yere ulaşabildiniz mi?

Herhalde bir akademisyene, hele hele tıp ile uğraşan birine sorulabilecek en son soru bu olur. Buna “Evet” demek kendimizi inkâr etmek anlamına gelmez mi? Ben kendimi hâlâ işin başında görüyorum ve nasibim neyse tamamını alabilmek için çalışmaya devam ediyorum.

 

Mesleğinizle ilgili ilginç bir anınızı anlatır mısınız?

Hacettepe Hastanesi 76 Dâhiliye Servisinde intern olarak çalışıyordum. Sekreter telefona çağırdı. Patolojiden bir hocamız arıyordu. Kendisini tanıttıktan sonra, bir yakınının muayenesi  için benden randevu istedi. Ben de saat 13.00’da yakınının beni görebileceğini söyledim büyük bir özgüvenle. Aslında hocamız, o dönemde Dâhiliye başkanı olan Erdem Oram Hoca’yı arıyormuş, ama isimler aynı olunca bir şekilde bana bağlanmış. Tabii olay daha sonra, Erdem Hoca’ya ulaşılınca ortaya çıktı. Ancak, patolojideki hocam büyük bir olgunlukla beni aradı ve yanlış anlaşılmadan dolayı benden özür diledi. Ben bu davranış karşısında sadece mahcup oldum ve özgüvenime hayret ettim. Bir diğeri ise  Kargı’da mecburi hizmetimi yaparken başıma geldi. Çocuğunu getiren bir anneye, çocuğun şikâyetlerini dinledikten sonra, “Üstünü çıkar muayene edeyim” dediğimde, anne kendi soyunmaya başlamıştı. Hastalarla ilgili olduğu kadar, bir sürü de araştırma laboratuvarlarında, eğitim sırasında öğrencilerle unutamayacağım anılarım oldu. Tıp dördüncü sınıf dâhiliye sınavında “Öksürük neden olur?” diye sorduğum öğrencim bana “İnsanlarda mı hocam?” diye sormuştu. Benim isim ve yüz hafızamın zayıf olduğunu söylerler. Yine bunun sonucunda, başkanlığını yaptığım bir toplantıya gelen asistan arkadaşı, başka bir fakültedeki profesör arkadaşa benzetip, kendine sarılarak “Hoş geldin” dememi, çalışma arkadaşlarım hâlâ anlatırlar. Ama  olsun, o asistan arkadaş da çok sevinip, mutlu olmuştu ve bana çok teşekkür etmişti.

 

Kendi sağlığınıza yeterli özeni gösterebiliyor musunuz?

Ne yazık ki hayır. Kan testlerimi bile 3-4 yılda bir yaptırabiliyorum. Sağlıksız beslenip, spor yapmıyorum. Sigara içmeyi  5 sene önce bıraktım, ama aşırı kilo aldım.

 

Tıp dışında uğraşlarınız ya da hobileriniz var mı?

Zamanım olduğunda okumayı ve yazmayı, tabii tıp dışı olmak şartıyla yapabiliyorum.

 

Hiç keşke dediniz mi? Pişmanlıklarınız oldu mu?

Ben de insanım ve kuşkusuz defalarca keşke demem kadar doğal bir şey olamaz.

 

Ailenize yeterince vakit ayırabiliyor musunuz?

Keşkelerimden biri budur. Eşimle evlendiğimizde ikimiz de doçenttik ve kızım kendini bilmeye başladığından beri de profesörüz. Dolayısıyla, eve ve aileye yeterli zamanı tam olarak ayırabildiğimizi söylemek çok zor.

Yorum yazmak için tıklayınız

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan Medimagazin veya medimagazin.com.tr sorumlu tutulamaz.

Bu konuya yorum yazılmamıştır.
SON HABERLER
#MedimagazinHİT (HAFTALIK)
#MedimagazinHİT (AYLIK)
ETKİNLİKLER
TarihEtkinlikKategoriYer