YAZARLAR

Tüm Yazarlar

Kongre Adabı İsmail Hakkı AYDIN
 İsmail Hakkı AYDIN

04.05.2015, Pazartesi

Tüm Yazıları

19-21 Nisan 2015 tarihleri arasında Antalya’da, 29. Türk Nöroşirürji Bilimsel Kongresi’ni ve bu esnada da, Türk Nöroşirürji Akademisinin ilk toplantısını yaptık.

 

Gerek Türk Nöroşirürji Derneği ve gerekse Sinir Sistemi Cerrahisi Derneği arasındaki ilişkilerin daha iyi bir düzeye geldiğinin hissedildiği bu kongrenin, diğerlerine oranla farklı bir ehemmiyeti daha vardı. Zira bilimsel toplantılarımızı Amerikan Beyin Cerrahları Kongresi [Congress of Neurological Surgeons (CNS)] ile birlikte gerçekleştirdik. Ayrıca, Dünyanın 75 farklı ülkesinden gelen 200 civarındaki beyin cerrahı adayına çok yoğun bir eğitim verdik. Bir anlamda Antalya, dünya beyin cerrahisinin (nöroşirürji) başkenti pozisyonuna geldi. 

 

Bu kongrenin çok başarılı bir toplantı olmasının yanında, meslektaşlarımızın haklarını savunmada hep ön saflarda yer alan Medimagazin gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni ve Editörü, Sevgili Kardeşim Dr. İbrahim Ersoy’un da iştirak ettiği bir törenle, Türk Nöroşirürji Derneği Başkanı Prof. Dr. Zeki Şekerci ile CNS Başkanı Prof. Dr. Nathan Selden’in nöroşirürjide birliktelik anlaşması imzalaması, biz Türk beyin cerrahları ve ülkemiz açısından, apayrı bir ehemmiyet taşıyordu. 

 

Kongre esnasında, benim hep daha önceden yazmayı planladığım, lakin üniversite-bilim-tıp-hekim münasebetlerinde gündeme  getirilmesi gereken çok daha mühim hususlar sebebi ile bir türlü sıra gelmeyen kongre ahlakı, adabı ve disiplini konusundaki düşüncelerimi, toplantılar süresince, ilgililerce daha önceden irtibata geçilip mutabık kalındıktan sonra, gerek oturum başkanı ve gerekse konuşmacı sıfatı ile programlarda yer almalarına rağmen, çeşitli mazeretlerle(!) konferansa katılmayan ve görevlerini ifa etmeyen meslektaşlarımızın isimleri, ileri derecede provoke etti ve Nörofilozofi köşeme taşıma kararıma sebebiyet verdi. Bu konudaki hoşnutsuzluğumu toplantı süresindeki bir sohbetimizde, Dr. İbrahim Ersoy ile paylaştığımda da, “Bir dokun, bin ah işit kâse-i fağfurdan” misali, bu makaleyi kaleme almam hususunda  tuz-biber olmuştur.

 

Herhangi bir toplantıda, ister ilmi ister sosyal muhtevalı olsun, daha önceden mutabık kalınarak söz verildiği hâlde, gerek konuşmacı, panelist ve gerekse oturum yöneticisi sıfatı ile programa ve kongre kitapçığına dâhil edilmiş, konuları ve isimleri, yer, tarih ve saatine varıncaya kadar tüm katılımcılara duyurulmuş olan kişilerin, çok mühim mazeretleri olmadığı hâlde, sudan bahanelerle(!), toplantıya katılmamaları ve görevlerini yerine getirmemeleri asla kabul edilemez. Nitekim, katiyetle tasvip edilmemesi lazım gelen ve toplantı organizasyon komitesini de güç duruma düşüren bu durum, kongre ahlakı, adabı ve disiplinine aykırı olduğu gibi, en azından, bilime, kongre üyelerine ve özellikle de kendilerini dinlemek ve bir şeyler öğrenebilmek amacıyla binbir türlü meşakkati göze alarak toplantılara iştirak eden insanlara saygısızlıktır. Görev bilincine sahip olan hiç kimsenin buna hakkı olmaması gerekir.

 

Her yönüyle benim mürşidim ve hocam olan, ismini taşıdığım rahmetli dedem, üniversite eğitimi için beni Trabzon’dan uğurlarken, kendisinin ölüm haberi dâhil, hiçbir mazeretin, mukaddes ideallerimi gerçekleştirme serüvenimde, tahsil sürecimi asla ve asla sekteye uğratmaması hususunda beni sıkı sıkıya tembihlemişti. Hatta bunu başarabilmenin en iyi yolunun, ailemden gelen mektupları tahsilimi bitirene kadar hiç açmamak olduğunu, ancak anne ve babamın merakta kalmamaları için onlara periyodik olarak mektup yazmam gerektiğini, yaşanmış hadiselerden bana  örnekler vererek öğütlemişti.

 

Zaman zaman ilmi toplantı, konferans ve kongrelerde karşılaştığımız, akıl ve mantığın tasvip etmeyeceği bu gibi hem organizasyon ve hem de görev mesuliyeti açısından  ahlak, adab ve disipline uyulmamasının, katılımcılar açısından da affedilir bir durum olmadığı gerçeği, hatıralarımı bir anda metamorfoza uğratıp, merhum dedemin nasihatlerinin ne denli ehemmiyetli ve haklı olduğunu bir kez daha hatırlamama vesile olmuştur.

 

Bütün bunlara rağmen, biz yine KKNHHK kıvamında bir Müteharris, Müştekî, Mahküm-u Mahbûb-i Müebbed, Azâb-ı Mukaddes, Hicran Rubâisi paylaşalım. İsmail Hakkı AYDIN; Cihânın Nesi Var. Ya Hayy!, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2014

 

 

CİHÂNIN NESİ VAR?

(Mefûlü, Mefâîlü, Mefâîlü, Feûl)

Gün görmedi Bircis, ne gönül neş’esi var,

Bak şimdiki dillerde hüzün bestesi var,

Kaç yıl geçecek böyle, çekilmez bu ömür,

Ey Sevgili, Yâr’sız bu Cihânın nesi var. 

Yorum yazmak için tıklayınız

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan Medimagazin veya medimagazin.com.tr sorumlu tutulamaz.

Bu konuya yorum yazılmamıştır.
Yazarlar
SON HABERLER
#MedimagazinHİT (HAFTALIK)
#MedimagazinHİT (AYLIK)
ETKİNLİKLER
TarihEtkinlikKategoriYer