YAZARLAR

Tüm Yazarlar

2013 Kayıp Yıl mı Olacak ya da Tamamen Kayıp mı Olunacak?Prof. Dr. Selim ERENTÜRK

İ.Ü. Kardiyoloji Enstitüsü, İstanbul

Prof. Dr. Selim ERENTÜRK

21.01.2013, Pazartesi

Tüm Yazıları

2013’ün dünyada bilimsel tartışmaların daha da somutlaştığı, kongrelerin, bilimsel çalışmaların yoğun olarak süreceği bir yıl olacağı daha yılın başındaki gelişmelerden, programlardan anlaşılabiliyor. İnternet ve bilimsel yayınları izleyenler bunu rahatlıkla görebilirler. Peki, ülkemizde 2013 nasıl bir yıl olacak? Ticarileşen, kâr etmeyi amaçlayan yanlış performans uygulamalarıyla çalışma barışının, bilimsel ve etik yaklaşımların, nitelikli eğitimin ağır hasarlara uğradığı sağlık ve bilim alanımızda durum nasıl olacak?  Bilimsel çalışmalar ve verimlilik ne durumda ve nasıl olacak?

 

Hocamız Prof. Dr. Altan Onat’ın çok önemli yazısında vurguladığı gibi “Türkiye bilimsel yayında geriliyor.”(1). Ülkemizde yayımlanan 54 derginin “Web of Science”e alınması ve burada yayımlanan çalışmalar sayesinde “altta yatan ciddi gerilemenin gizlenmesine” karşın durum kurtarılamıyor. Hatta gerek doçentlik sınavlarında gerekse pek çok üniversitenin atama, yükseltme ölçütlerinde yayın puanı zorunluluğu getirilmesine rağmen gerileme son derece önemli boyutta ve yayınların niteliği de tartışılmalı.

 

Dünya ölçeğinde başka ülkelerle rekabet etmek bir yana, en azından kendi ülke sorunlarına çözüm bulmak, vatandaşların insani gereksinimlerini ve yaşam standartlarını karşılayabilmek için bilim alanındaki sorunların çözülmesi en temel ve acil konulardan biri. Bu aralar çokça konuştuğumuz, dünyanın en yoksul ikinci ülkesi ve aynı zamanda dünyanın en zengin kıymetli maden ve petrol kaynaklarına sahip olan Nijer’in, iç savaş ve yıkım yaşayan, kısmen veya tamamen işgal altında olan,  bir kısmı yanı başımızda yer alan ülkelerin durumundan hiç mi ders çıkarmıyoruz? Bu ülkelerin bu duruma nasıl düştüğünü neden sorgulamıyoruz? En azından kendi kendimize sormuyoruz; Nijer, Mali, Sudan, Somali, Irak ve benzerleri neden bu durumda? Ülkemizin kırılgan sosyal, siyasi, ekonomik ve bölgesel yapısı, toplumda ve gençlerde şiddete eğilim, adalet, liyakat, nitelik, insan hakları, eşitlik, dürüstlük gibi toplumu bir arada tutan değerler üzerinde yoğun tartışmalar ve kaygılar bizi hiç mi endişelendirmiyor?

 

Sağlık sistemimiz yapısal bir değişim geçiriyor. Peki, sizce 2012 nasıl bir yıl oldu? Pek çoklarına göre 2012 sağlıkta kayıp bir yıl oldu; bilimsellik ve etik yaklaşımlar yerine kârlılığa dayanan, piyasa kurallarının egemen olduğu, parası olana sağlık hizmetine geçilen, iş barışının bozulduğu ve nicelik ve yandaşlığın nitelik ve liyakatin önüne geçtiği, kamu kaynaklarının özel sektöre ve yabancılara hesapsız aktarıldığı bir yıl. Bu değişimde en büyük sıkıntıyı üniversiteler ve hastaneleri yaşıyor gibi gözüküyor. Borçları çok büyük rakamlara ulaşmış durumda ve “üniversite” felsefesine uygun bir şekilde varlıklarını sürdürebilmeleri neredeyse imkânsız.  Tamamen veya iki yıl ücretsiz izine ayrılan öğretim üyelerinin, hekimlerin toplam sayısı nedir? Bu kişilerin kaçı üniversitelere dönecek, kaçı kadrolarını tamamen boşaltacak ve yerlerine kimler alınacak? Yeni yapılanma ile beraber yeni kadrolar, çalışma anlayışı, nitelik nasıl olacak?

 

2013’te “Sağlıkta Dönüşüm Programı”nın önemli bir ayağı olan, özel sektöre satılsa da satılmasa kârlılığı amaçlayan bir işletme şeklinde oluşturulup, tüm teşkilat yapısını baştan aşağı değiştirerek tartışmalı hale getiren Kamu Hastaneleri Birliği uygulamasının erken dönem sonuçları alınacak, sağlık çalışanlarına ve halka yansıması somut olarak pratikte görülecek. Bilindiği gibi kendi parasıyla ve özel statüde sağlık hizmeti alabilecek kitle ülkenin ekonomik durumu ve yapısı nedeni ile çok da fazla değildir, azınlıktadır.  Kamu hastaneleri artık tamamen kârlılık anlayışına göre çalışmaya yönelirlerse, çok ciddi toplumsal tepkilerin ortaya çıkması sürpriz olmayacaktır ve “rutin olarak sağlık elemanlarına saldıran, hekim öldürebilen” bir toplumsal yapıda bu tepkilerin nereye uzanabileceğini kestirmek ve sonuçları tam olarak tahmin edebilmek kolay değildir. Yeni sistem, sağlık alanında var olan sorunları ve tartışmaları üzerindeki cılız pembe örtünün ve halüsinasyonların ortadan kalkması ile birlikte çok daha fazla tartışılacak ve çözülemeyen ve yeni yaratılan sorunlarla birlikte daha fazla eleştirilecek gibi gözüküyor. Koruyucu sağlık sistemini temel alan yaklaşım-tedavi edici sağlık sistemini temel alan yaklaşım, sosyal ve ücretsiz insan hakkı- kârlılık ve ticaret, piyasa-bilimsellik ve etik, yandaşlık-liyakat, nicelik-nitelik çatışmaları asıl şimdi ciddi anlamda pratiğe yansıyan sonuçlarıyla toplumda  tartışılacak.

 

Ülkemiz hasta bir ülke midir? Sağlık istatistiklerini bir yana bırakalım -istatistikler nasıl yapılırsa öyle sonuç verir ve duruma göre güvenilirlikleri tartışılır. Ayrıca, istatistiki olarak bile sağlıkta Avrupa’nın en kötüsüyüz-, en azından ciddi toplumsal psikolojik sorunlarımız, sürekli gündeme gelen yiyecek-içeceklerin güvenirliliği, denetim, kronik sağlık sorunları, çevre sağlığı, iş ve işçi sağlığı sorunları yok mu?..

 

Sağlık alanında çelişkiler ve çatışmalar derinleşiyor ve daha da büyüyecek gibi görünüyor. Her çelişki çözümleri de içinde barındırır ve bir fırsattır da aynı zamanda. Eksikliklerin görülmesi, sonuçların doğru analizi ile birlikte toplumla iletişimde doğru dil, yaklaşım ve öneriler ile fırsatları olumlu ve toplumsal olarak değerlendirmek ve etkin ve belirleyici güce dönüştürmek mümkündür.  Çıkar çatışmaları, bireysellik, iletişim dilini yanlış kullanmak doğal olarak en etkin ve belirleyici olabilecek yapıları bile dayanıksız hale getirir. Etkisiz ve aşağılanan, kullanılan bir güce dönüştürür.

 

Tarih boyunca ülkeler giysilerinden, yiyeceklerinden, barınaklarından, onurlarından, bütünlüklerinden bile vazgeçebilmiş ama sağlıklarından asla!

 

Sağlık sisteminin olmazsa olmazları sağlık çalışanları bunun farkında mı?

 

Saygılarımla

 

1. Prof. Dr. Altan Onat, Türkiye Bilimsel Yayında Geriliyor. Milliyet, 13 Ocak 2012

Yorum yazmak için tıklayınız

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan Medimagazin veya medimagazin.com.tr sorumlu tutulamaz.

People
0
1) mücahit altuntaş (iç hastalıkları uzmanı)
23.01.2013 11:52:32
Kapsamlı, güzel yazınızda haklı kaygılar, öngörüler , tesbitler var.Elinize sağlık.
Gerek sağlık sisteminin gerek mevcut insan modelinin sil baştan ele alınması gerektiğini anlıyoruz.Hepimizin bu sorunlar karşısında deve kuşu misali başımızı kuma gömmeyi bırakıp , sorunlar , çözümler karşısında konumlanmamız , aynaya bakmamız ,nereye katkı koyabiliriz düşünmemiz eğer sorun görüyorsak ,çözüme aktif katılmamız gerekiyor.Teşekkürler.
People
0
2) Prof. Dr. Ali Çetin (Kadın Hastalıkları ve Doğum ve Perinatoloji)
22.01.2013 13:58:26
Sayın Selim Hocam:

Türkiye bazında konuştuğumuzda fen bilimleri, sosyal bilimler, mühendislik bilimleri, eczacılık bilimleri, veterinerlik bilimleri, diş hekimliği bilimleri ve sağlık bilimleri alanlarına göre bilimsel yazı sayısı hakkında yorumlarımızı söylersek daha doğru olur kanaatindeyim. Çok genelleme yapıldığında bazı şeyler gözden kaçıyor. Tıptaki gerileme sizin bahsettiğinizden ve görünenden çok fazladır.

Benim gözlemim şöyledir. Tıp dışında tüm bilimlerde Türkiye ileri gitmiştir. Tabiki bu ilerleme istediğimiz düzeyde değildir ama sonuçta gözardı edilemez bir ilerleme olmuştur. Bu konuda YÖK, TÜBİTAK ve TÜBA gibi kurumlarda tıp hocalarımız tek kelime ile ayakta uyumuştur. Diğer bilim dallarının hocaları üniversitelerde maaşları düşük ve tam gün çalışma dışında seçenekleri olmadığı için ve ayakta kalmak için araştırma konusunda birbirlerine iyi destek olmuşlar ve TÜBİTAK gibi kurumlarda hep kendilerini kayırmışlardır. İşinde doğrusu tıpa bir bilim değil de diğer bilimlerin bir kombinasyonu ve biraz da sanat eklenmiş bir iş kolu olarak bakmışlardır. Bunu kimse böyle açıktan söylememektedir. En son açıklanan Tübitak desteklemesine hak kazananlar listesi bile bunu açıkça göstermektedir. Asıl SBAG (Tıp araştırmaları bu kategoridedir) bütçelerinin burada açıklanmasa da bildiğimiz küçüklüğü, Türkiye'ye dağılımınıın dengesizliği ve bazı SBAG projelerinin gene tıp uzmanı olmadan tıp fakülteleri dışında başka fakültelerce yapılması (ODTÜ gibi) ve buna rağmen tıp hocalarımızın aymaz duruşu dikkati çekmektedir (http://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&source=web&cd=3&cad=rja&ved=0CDoQFjA C&url=http%3A%2F%2Fwww.tubitak.gov.tr%2Fsites%2Fdefault%2Ffiles% 2F2012_2_1001_liste.pdf&ei=E3T-UIK7NYiZhQfFxIHgCw&usg=AFQjCNEoo1bzd3kai4WVAvuURt8jWC0BBw&bvm=bv.41248874,d.ZG4).
TÜBİTAK tıp uzmanlarının araştırma desteği alması gereken temel kurum olmuştur ama burada dönen hile i şerriye uygulamalar nedeniyle tıpa ayrılan araştırma ödenekleri tıpla belirgin bir araştırma üstünlüğü kazandırma gücünde değildir. Tıp araştırmaları son yıllarda dünyada deneysel alana daha fazla kaymıştır. Önceden yılda bir tane deneysel yazı çıkan dergilerimiz artık yarıdan fazla deneysel yazı basan ve olgu sunumu hiç basmayan konuma geçmiştir.

Tıp öğretim üyeliğinin tümü ile doktora programı entegre edilerek yapılması gerekli hale gelmiştir. Bu konuda çok az kişide bir kararlılık varken öğretim üyelerinin genelinde henüz bir bilinçlenme yoktur. Tıp Fakültelerinde her bilim dalı kendi araştırma laboratuvarına sahip olabilmeli ve burada yardımmcı araştırma elemanları çalıştırabilmelidir. Araştırma projelerinin alınmasında ve desteklerin kullanılmasında araştırmacılara güvene dayalı bir yaklaşımla yardımcı olunması gerekir. Tıp öğretim üyeliği hizmet, araştırma ve eğitim olarak bunların karması bir modelde tanımlanmalı ve hangi alanda fazla çalışıyor ise öğretim üyesinin geliri ona göre değişmelidir. Bunun gibi çok sayıda revizyon gerektiren tıp öğretim üyeliğinin mevcut hali ile Tıp Bilimleri olarak gittikçe geri kalmaya mahkumuz.

Genç araştırmacılar deneysel bir tıp araştırmasının minimal 50 bin TL maliyetinin olması nedeniyle proje destek birimlerinden yardım almaya muhtaçtır. Seri olarak araştırmalar yapılırsa araştırma üniteleri gelişmekte ve dünyada bilinir hale gelmektedir. Bu destekler yeterli olmadığında düzenli yapılmayan çalışmalar nedeniyle bilgi birikimi oluşmamakta ve elde edilen birikimler de boşa gitmektedir. 300 bin, 500 bin, 1000 000 TL harcanmış araştırma desteklerinin birkaç yıl içinde boşa gittiğini ve yeni kuşaklara bir katkısının olmadığını ve birkaç kişiyi doktoralı veya doçent yapmaktan başka bir işe yaramadığını çok gördük. Türkiye'nin önemli bir sorunu da budur: diğer bilimlerden biraz daha fazla olmak üzere tıpta araştırma alanlarının, araştırmacıların ve araştırma sonuçlarının iyi yönetilememesinin sonucunda ayrılan sınırlı ödeneklerinde boşa gitmesidir. Tıp fakültelerinin klinik uzmanlar tarafından yönetilmesi ve bunların araştırma kültürünün doktoraları olmadığı için sınırlı olması çağı yakalayan araştırma üniteleri kurmalarına engel olmuştur. Bu hocalarımız daha iyi yoğun bakım, ameliyathane ve poliklinik kurdukları için övünmüşlerdir. Tabiki istisna hocalarımızda çıkmıştır ama bu çabalar geneli kurtarmaya yetmemiştir.

Tıp öğretim üyelerini ve araştırmacılarını mühendislerin ve sosyal bilimcilerin veya fen bilimi uzmanlarının kalkındırmasını beklersek daha çok bekleriz.Bazı Tıp Hocalarımızın belirli bir bilgi birikimi, belirli üniversitelerin sağladığı Türkiye'deki bilinirliklerinin fazlalığı ile yeterli hasta porföylerinin olması tuzlarının kuru olmasını sağlamakta ve bana dokunmayan yılan bin yaşasın ben rahatım mantığı devam etmektedir. Gelecek kuşakların bu yazıları okuduğunda ve bulundukları duruma baktıklarında bugünkü Hocalarımızı iyi yadedeceklerini sanmıyorum.

Ben hastalıklarımızın bazılarına yüzeyel olarak değindim ve bazı yüzeyel çözümler de kısmen önerdim. Sonuçta şapkamızı önümüze koyup düşünmezsek Tıp bilimi Türkiye'de gerilemeye devam edecek ve 10-20 yıl sonra bizde iyi doktor diye özel yabancı hastanelerin yabancı doktorlarına muayene randevusu vermeleri için yalvarır duruma geleceğiz. Tıpa öncelik verildiğini öğreniyoruz (http://www.tubitak.gov.tr/tr/haber/bilim-ve-teknoloji-yuksek-kurulu-kararlari-aciklandi).
Bazı açılımlar var ama bunlar henüz Tıpı kucaklamadığı için sınırlı fayda sağlayabilir. Bu kurullarda bizim gibi çoğu kişi yok, dolayısı ile alınan kararlar tutarlı ve uygulanabilir olmuyor. Deneme yanılma derken zaman kaybeliyor. Türkiye savunmadan sonraki en büyük harcama kalemi olan sağlık alanında dışa daha fazla bağımlı hale geliyor ve görünen o ki daha fazla gelecek. Diğer bilim dallarına önerim Tıpı düzeltebilecekleri şeklinde yöneticileri yanıltmasınlar, Tıp bir çözüme ulaşacak ise Tıp bunu kendisi yapabilir ve yapmak zorundadır.

Uyanma zamanı.

Saygılar.
Yazarlar
SON HABERLER
#MedimagazinHİT (HAFTALIK)
#MedimagazinHİT (AYLIK)
ETKİNLİKLER
TarihEtkinlikKategoriYer