AKADEMİSYENLER

Tüm Akademisyenler

    • Prof. Dr. Gülay Kurtay
    • Akademisyenlerimizi tanıttığımız sayfamızın bu haftaki konuğu Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülay Kurtay

16 Aralık 2007, Pazar

Prof. Dr. Gülay Kurtay
Akademisyenlerimizi tanıttığımız sayfamızın bu haftaki konuğu Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülay Kurtay

“Akademisyen, bilimsel ve kişilik olarak arkasından yetişenlere örnek olması gereken kişidir”

Röp: Mete Generaloğlu

Özgeçmişinizi anlatır mısınız?
Merzifon doğumluyum. İlk, orta ve lise öğrenimimi Ankara’da tamamladım. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunuyum. 1971-1975 yılları arasında fakültemin Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında uzmanlık eğitimimi tamamladım. 1981 yılında doçentliğe, 1988 yılında ise profesörlüğe yükseltildim. 1981 yılı kasım ayında yürürlüğe giren 2547 sayılı YÖK Yasası büyük üniversitelerde kadro fazlalığı nedeniyle kadro kısıtlamasını getiriyordu. Bu nedenle ben ve benim durumumda olan akademisyenlerin profesörlüğe yükseltilmesi 1988 yılında 2547 sayılı Yasa’da yapılan değişiklik sonrası gerçekleşebilmiştir. Çalışmalarıma ağırlıklı olarak perinatoloji ve menopoz konularında devam ettim ve halen bu yönde sürdürmekteyim. 2002-2005 yılları arasında Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yaptım. Bu arada Perinatoloji ve Endokrinoloji Derneği Başkanlığı ve aynı Derneğin uzun yıllar yönetim kurulu üyeliği, Maternal Fetal Tıp Derneği Başkanlığı ve yönetim kurulu üyeliği, Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Ankara Şubesi Başkanlığı ve yönetim kurulu üyeliği gibi dernek faaliyetlerinde bulundum.

Tıp mesleğini seçme nedeniniz nedir? Seçtiğiniz için memnun musunuz?
Tıp eğitimini elbette isteyerek seçtim ve seçme nedenlerimin başında konusunun insan olması gelir. Sağlığını yitirmiş insanlara sağlıklarını yeniden kazandırmak ve yaşadıkları mutlulukları birlikte paylaşmak bence kişiye hiçbir meslekte hissedemeyeceği duyguları yaşatmaktadır. Yine gerek eğitiminin gerekse sonuçlarının somut olması ve iş dinamizmi diğer tercih nedenlerimi oluşturmuştur.

Gelelim sorunuzun ikinci kısmına. Bu mesleği seçtiğim için memnun muyum? Kesinlikle evet. Asistanlık, uzmanlık dönemleri, gece gündüz birebir insanlara hizmet vermek, kendi fiziksel ve ruhsal yorgunluğunuzu düşünmeden biteviye empati yapmak, haftalık tutulan nöbetler, bu yoğunluk içinde akademik kariyer için bilimsel çalışmaları yürütmeye gayret etmek herhalde mesleğinizi sevmeden katlanılabilecek bir çalışma düzeni olmasa gerek.

Sizce işinizin en zor tarafı nedir?
Tıp mesleğinin zor yanı hatayı affetmeyişidir. Çünkü materyali insandır. Bu nedenle de uygulaması en zor mesleklerden biridir. Ayrıca her zaman özverili, sabırlı olmak zorunluluğu, biraz önce de ifade ettiğim gibi fiziksel ve ruhsal yıprantılar ve hekimlikle ilgili idari, mali ve yasal düzenlemelerin yetersizliği de işin diğer zor yanlarıdır. Ancak işin en zor yanı nedir diye sorarsanız; hastanıza tedavi seçeneği olmayan bir tanı koyduğunuz ya da bütün çabalarınıza karşın hastanızı ya da bebeğini kaybettiğiniz andır diye yanıt veririm.

Bir akademisyen nasıl olmalıdır? Nasıl tanımlarsınız?
İyi bir akademisyen, geniş bir vizyon, bilgi birikimi ve kültüre sahip, çağdaş, ülkesindeki, dünyadaki gelişmeleri ve bilimsel literatürü takip eden, bilgi ve deneyimlerini çalışma arkadaşları ve öğrencileriyle paylaşan, onları teşvik eden, etik kurallara, toplumsal değerlere ve hukuka saygılı olduğunu davranışlarıyla her zaman hissettiren, söylemleri ile uygulamaları örtüşen, özetle bilimsel ve kişilik olarak arkasından yetişenlere örnek olması gereken kişidir. Bütün bunların yanında iyi bir akademisyen ülkesinin sorunlarına sahip çıkmalı, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik ve demokratik Cumhuriyete bağlı olmalıdır.

Branşınızda kendinize örnek aldığınız birisi var mı?
Asistanlık ve uzmanlık yıllarımda Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalının çok değerli hocaları ile çalışma şansını yakaladım. Tüm hocalarımın birbirlerinden farklı, gerek kişilik gerekse bilimsel özellikleri elbette beni etkilemiştir. Hocalarımız ilgili oldukları alanlarda büyük isimlerdi. Örneğin Prof. Dr. İlhan Önder’in üreme endokrinolojisi, Prof. Dr. Ali Gürgüç’ün üreme endokrinolojisi ve obstetrik, Prof. Dr. Turan Bayçu’nun trofoblastik hastalıklar ve obstetrik, Prof. Dr. Mazhar Ülker’in endoskopik cerrahi, Prof. Dr. Erkin Kandemir ve Prof. Dr. Alaattin Orhon’nun jinekoloji, Prof. Dr. Hikmet Yavuz’un onkoloji, Prof. Dr. Ahmet Esendal’ın gebelik ve sistemik hastalıklar ve over tümörleri konularındaki derin bilgi birikimlerinin hekimlik hayatıma katkıları yadsınamaz. Bunun yanı sıra bu hocalar arasında hastaya yaklaşımı, asistan ve uzmanlara yakınlığı, tıbbi uygulamaları ve kişisel özellikleri ile benim kendime daha yakın hissettiğim hocalarım olmuştur.

Türkiye’deki sağlık ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de tıp alanında son derece ileri hamleler yapmasına karşın, sağlık sistemi ve hizmeti konusunda henüz arzu edilen düzeye ulaşamamıştır. Bence bunun en önemli nedenlerinden biri sağlık sisteminin politik nedenlerle yönlendirilmeye çalışılmasıdır. Tıp hizmeti yüksek maliyet gerektiren bir hizmettir. Gelişmiş ülkelerde devletin eğitim ve sağlık hizmetleri için bütçeden ayırdığı pay daha fazladır. Yine gelişmiş ülkelerde kişiler sağlıkları için özel ya da sosyal sigorta kurumlarına ödeme yaparlarken bizim ülkemizde insanlarımızın büyük bir çoğunluğu bu hizmeti hiçbir bedel ödemeden almak istemektedir. Bu durum bugüne dek uygulanan değişik politik uygulamaların bir sonucudur. Örneğin mecburi hizmet, değişen her iktidarda gündeme gelen ya da gündemden düşen, hekimler arasında çifte standart yaratan politik bir uygulama olarak gösterilebilir. Sonuçta altı yıl gibi uzun bir öğrenim süresinin üzerine mezuniyet sonrası iki yıl, uzmanlık sonrası iki yıl, toplamda dört yıl gibi uzun bir mecburi hizmet uygulaması hekimi, TUS’ta başarısını azaltarak ya da askerliğini geciktirerek, daha ileriki yaşantısına çeki düzen vermesini engelleyerek, evli ise parçalanmış aile sendromu geliştirerek mağdur etmekte ve böylece hekimi baskı altına almaktadır.

Hekim üzerine yapılan bir başka baskı örneği de malpraktis sigorta sistemini kurmadan yeni Türk Ceza Kanunu ile birlikte, hekimlerin uygulamalarına yönelik getirilen cezaların ağırlaştırılmasıdır. Sağlık sistemi ve hekimlik ile ilgili problemler Türkiye’nin çözüm bekleyen en ciddi sorunlarının başında gelmektedir. Sorunları çözmek için de Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek olmadığını düşünüyorum. Politik uygulamalardan, arınmış bir şekilde, gelişmiş ülkelerin sağlık sistemi ve hizmetleri örnek alınarak bizim ülkemize uygun, uzun soluklu sağlık programları hazırlanmalıdır.

Yurt dışında aynı işi yapmak ister miydiniz?
Yurt dışındaki gelişmiş ülkelerde tıp mensubu bir akademisyene sunulan olanaklar, bilimsel ortam ve yaşam standardının ülkemize göre daha yüksek olduğu tartışılamaz. Mezun olduğum ya da uzmanlığımı aldığım yıllarda üniversitelerin ve akademisyenlerin çalışma koşullarının geldiği bugünkü durumu öngörebilseydim, düşünür müydüm? Hemen yanıtlayayım: Hayır. Öncelikle beni yetiştiren aileme, fakülteme ve ülkeme karşı borçlu olduğumu düşünüyorum. Bu nedenle bu mesleği ülkemde yapmaktan her zaman mutluluk duydum.

Yurt içi ve yurt dışı dergilerde yayımlanmış kaç yayınınız var?
Yüzün üzerinde yurt içi ve yurt dışı dergilerde yayınlanmış yayınım, 10’un üzerinde kitapta, bölüm yazarlığım, ayrıca dergi editörlüğü, çeşitli yurt içi ve yurt dışı kongrelerde bilimsel tebliğlerim var.

Çalıştığınız kurumla ilgili bilimsel ve akademik değerlendirmeniz nedir?
Ankara Tıp’lı olmanın onurunu ve gururunu hep taşıdım. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cumhuriyet’in ilk tıp fakültesi olma özelliğini taşımaktadır. Ayrıca kurulduğundan bu yana yetiştirdiği akademisyenler yeni tıp fakültelerinin kuruluşlarında görev almışlardır. Ankara Tıp’lı olmak bir ayrıcalıktır. Çünkü Fakültem kurulduğundan bu yana yapısı itibariyle ülkesine, demokratik, laik cumhuriyete ve Atatürk ilkelerine bağlı, aynı zamanda geleneklerine saygılı bir tutum izlemiştir. Bilimsel çalışmaları ve de tıbbi uygulamaları ile branşlarında ses getiren genç, dinamik bir öğretim üyesi kadrosuna sahip olan bu kurumda çalışmaktan mutluluk duymaktayım.

YÖK başkanı olsaydınız neleri değiştirirdiniz?
Bugün için üniversitelerdeki rektör ve dekan atama sisteminin değiştirilerek atamaların seçim sonuçlarına göre yapılması gerekliliğine inanmaktayım. Ayrıca idari ve akademik kadrolara yükseltilme ve atamaların objektif kriterlere bağlanarak, olabilecek haksızlık ve yanlış uygulamaların önlenmesi ve de bu kadroları hak eden üniversiteyi yüceltecek kişilerin atanması sağlanmalıdır.
YÖK başkanı olsaydım da üniversitede yaşanan sorunlar, daha önce de ifade ettiğim gibi sağlık sistemi ve hekimlik ile ilgili sorunları çözümlemede hiçbir katkım olamazdı. Çünkü YÖK’ün böyle bir yetkisi yok. Elbet bu sorunların çözümlenmesinde YÖK’ün ve üniversitelerin görüşlerinin alınması arzu edilen ve beklenendir.

Mesleğinizde hedeflediğiniz yere ulaşabildiniz mi?
Bu mesleği seçerken akademisyen olmayı kesinlikle hedeflemiştim. Olaya bu açıdan bakarsanız hedefe ulaşmış gibi gözüküyorum. Tıp alanındaki hızlı gelişmeler karşısında hiç bir zaman yeterlilik duygusuna ulaşamazsınız.

Mesleğinizle ilgili başınızdan geçen ilginç bir anınızı anlatır mısınız?
Tabii çok fazla anı var. Şu an ilk aklıma gelen ve beni çok etkileyen bir anımı aktarayım. Yeni doçent olduğum yıllardı. Periferde doğum yapmış, plasenta retansiyonu tanısıyla, septik şokta başvuran, gecikmiş, enfekte olmuş, periferde de histerektomi önerilmiş ancak kabul etmemiş, başka bir çözüm yolu olabileceği umuduyla bize başvuran bir hastaya biz de histerektomi endikasyonu koyduk. Bir süre operasyonu kabul etmedi ama hasta daha sonra ölüm kalım çizgisinde bize onay verdi ve histerektomisini yaptık. Hastanın hiçbir sosyal güvencesi yoktu. Bu nedenle tüm ilaçları, serumu, kanları imece usulü ile klinik çalışanları tarafından karşılandı. Öyle ki hastanın refakatinde gelen babası ve çoban olan eşinin otelde kalacak paraları yoktu. Her ikisi de kliniğin banklarında sabahlamak zorunda kaldılar. Sonuçta hasta şifa ile taburcu edildi, eşine de tüm bu tedavi işlemleri ve ilaçları için hastanenin hiçbir ücret talep etmediği, dolayısıyla kliniğe borçlu olduğu ancak bu borcu eşine sahip çıkarak ve destek olarak ödemesini istediğimizi ifade ettik. Aradan 6 ay geçmemişti ki aynı hasta bize eşinin kendisini boşamak üzere mahkemeye başvurduğunu, mahkemenin de klinikten yapılan operasyonla ilgili üreme fonksiyonlarının ortadan kalkıp kalkmadığını belirten bir rapor istediğini bildirdi. Hastanın bana “Hocam ne olur bana böyle bir rapor verme! Yoksa beni kesin boşayacak” demesine karşın sonuçta yapılan operasyonu yazmaktan başka çaremiz yoktu. İlgili raporu verdik ve boşandılar. Bir kadının şansızlık sonucu başına gelen bunca olaydan sonra bir de eşinden ayrılarak, faturayı tümden kendisinin ödemesi beni çok üzmüş ve etkilemiştir.

Kendi sağlığınıza yeterli özeni gösterebiliyor musunuz?
Kesinlikle hayır. Beslenmeme ve spor yapmaya özen gösteriyorum. Bu arada üzülerek ifade edeyim ki bu yoğun tempo içinde tansiyon ilacımı dahi almayı unutabiliyorum.

Tıp dışında uğraşlarınız ya da hobileriniz var mı?
Spor yapmak, kitap okumak ve müziğin her dalı ile ilgilenmek hobilerim arasındadır. Piyano ve akordeon çalarım. Kendimi çok yorgun hissettiğim veya stresli olduğum durumlarda piyanoda bir eser geçmek ya da bir grup sporuna katılmak beni bir anda zindeleştirir.

Ailenize yeterince vakit ayırabiliyor musunuz?
Aileme yeterli vakit ayırdığımı düşünüyorum. Öyle ki işimin dışında kalan tüm zamanımı ailem ile geçirmeye özen gösteririm.

Teşekkürler.

17/12/2007
Yorum yazmak için tıklayınız

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan Medimagazin veya medimagazin.com.tr sorumlu tutulamaz.

Bu konuya yorum yazılmamıştır.
SON HABERLER
#MedimagazinHİT (HAFTALIK)
#MedimagazinHİT (AYLIK)
ETKİNLİKLER
TarihEtkinlikKategoriYer