AKADEMİSYENLER

Tüm Akademisyenler

    • Prof. Dr. Muzaffer Metintaş
    • Akademisyenlerimizi tanıttığımız sayfamızın bu haftaki konuğu, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Muzaffer Metintaş

03 Mayıs 2010, Pazartesi

Prof. Dr. Muzaffer Metintaş
Akademisyenlerimizi tanıttığımız sayfamızın bu haftaki konuğu, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Muzaffer Metintaş

Öz geçmişinizi anlatır mısınız?
1958 yılında Eskişehir'de doğdum. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunuyum. Aynı fakülte de göğüs hastalıkları ana bilim dalında uzmanlık eğitimi aldım. 1995 yılında doçent, 2000 yılında profesör oldum. Halen aynı ana bilim dalı başkanlığını yürütüyorum ve göğüs hastalıkları uzmanlarının ulusal uzmanlık derneği olan Türk Toraks Derneğinin genel başkanıyım. Evliyim, eşim aynı fakültede halk sağlığı uzmanı, öğretim üyesi. İki çocuk babasıyım.

Tıp mesleğini seçme nedeniniz nedir? Seçtiğiniz için memnun musunuz?
Birkaç başka mesleki eğitim denemesinden sonra oldu. Liseyi bitirir bitirmez kısa süre harp okuluna devam ettim, ayrıldım. Hemen takiben ODTÜ Jeoloji Mühendisliği'nde okudum. Sonra tıp fakültesine geçmeye karar verdim; oldu. Hekimlik için çok özel bir amacım yoktu, sadece iyi eğitim ortamı beklentim vardı.

Sizce işinizin en zor tarafı nedir?
İşimin zor tarafı olduğunu düşünmüyorum. Hekimlik felsefesi öz itibariyle, hastayı her yönüyle insan olarak kabul etmektir ve onun yaşam mücadelesinde belirleyici olarak yanında olan tek kişi olduğunuzun bilincinde olmaktır. Bu insan ve yakınları sizden yardım beklemektedir. Sadece sizden hayata tutunabilmek için yardım beklemektedir. Eğer işinizin felsefesini böyle kabul ederseniz, hekim olarak işinizin güçlüğü kalmaz. Eğitici ve araştırmacı yönümüz de zor olan değil, mesleğimizin esas keyfini veren unsurlardır.

Bir akademisyen nasıl olmalıdır? Nasıl tanımlarsınız?
Bir akademisyen heyecanlı, hırslı ve dürüst olmalıdır. Akademi, bilgi üretilen ve bilgi yayılan yerdir. O bilgi yeryüzüne yayıldıkça, onun hayata yansımaları ve halk içindeki işlevinin iyi incelenmesi bilim felsefesini doğurur. Felsefenin temelinde ise hiç kuşkusuz daima ahlak vardır. Öyleyse akademi, bilim ahlakını da doğurur. Gerçek anlamda akademisyen olabilmek için, zaman içinde bilim ahlakı ile donanmak ve öyle tavır almak bir temel şart haline gelir.

Branşınızda kendinize örnek aldığınız biri var mı?
Elbette var, hem de çok. Araştırma hırsı ve heyecanı için Sayın Prof. Dr. İzzettin Barış, meslektaşa saygı, sevgi ve karşılıklı ilişkiler için Sayın Prof. Dr. Haluk Türktaş, hasta ve ast personel ilişkileri için Sayın Prof. Dr. Nihat Özyardımcı, hasta bakımı için Sayın Prof. Dr. Bilgin Timüralp ve Prof. Dr. Sefer Gezer, mesleki örgütlenme için Sayın Prof. Dr. Ali Kocabaş, hoşgörü ve vefa için Sayın Prof. Dr. Necla Özdemir.

Türkiye'deki sağlık ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Oldukça dinamik. Kastettiğim şudur. Birçok yönden hızla değişen ve gelişen bir sağlık ortamı var. 1988 yılına kadar, ben asistan iken iki yatak ve şimdilerde çok ucuz temin edilebilecek 1 adet biyopsi iğnemiz vardı. Şimdi uluslararası standartta bir kliniğimiz var. Ülkemizin birçok kliniği uluslararası standartta ve çok çok iyi yetişmiş, dünya çapında çok sayıda hekimimiz var. Bu gelişim Türkiye'nin pek çok yerinde var. Nereye geldik: Çocukken hiç unutamadığım bir sahne vardı. Anneannem muayene olmak için benimle birlikte SSK hastanesine gitti. Bir dâhiliye polikliniği önünde bekledik. İçeriden kısa aralıklarla insanlar çıkıyordu. Sonra toplu halde 5-6 hasta içeri aldılar. Orta yaşlı bir doktor, başını hiç kaldırmadan her hastaya "Senin ne şikâyetin var" diye soruyor, ardından hızla bir reçete yazıp veriyor, yazıcı da "Tamam çıkın dışarı" diyordu. Bu neydi? Anneannem kapıdaki görevliden doktorun muayenehanesinin yerini öğrendi.

Öğleden sonra oraya gittik. Baktım, sabah gördüğüm hastaların neredeyse tamamı oradaydı. Anneannem de sırası gelince muayene oldu. Hastaneye çağırıldık. Ertesi gün hastanede birçok tahlil yapıldı… Şimdi neredeyiz? Dünden bugüne seyri incelerken bunları iyi görmek ve iyi değerlendirmek lazım. Ben hâlâ, kimse alınmasın ama, hekim karşısında fabrika sahibi ile o fabrikadaki işçinin aynı şartlarda olduğunu düşünmüyorum. Ancak, bugün mesleki özlük hakları için ciddi sorunlar var ve gelecek kaygısı var. Hızla, hekimlik mesleğinin, sosyal ve moral yanları dışında sadece ekonometrik değeri ile algılandığı ve işlendiği bir ortama doğru gidiyoruz. Hekimlik hizmetlerini oy depolanmasının kaynağı olarak gören tutum ve davranış çok yanlış. Böylece çağdaş gelişmelerin dışında kalma riski de büyüyor. Kazandıklarımızı hızla kaybedebiliriz. İcranın, kasıtlı eleştiriler dışındakileri mutlaka dikkate alması gerekir.

Yurt dışında mesleki deneyiminiz oldu mu?
Evet! Dört ay İsveç, Stockholm'de, Karolinska Hastanesinde gözlemci araştırmacı olarak çalıştım.

Yurt dışında aynı işi yapmak ister miydiniz?
Hayır! Ben, halkımdan hastamı, öğrencimi, asistanımı, meslektaşlarımı çok seviyorum ve bu ülkeye bir şeyler kazandırdığımı düşünürsem mutlu oluyorum.
Yurt içi ve yurt dışı dergilerde yayımlanmış kaç yayınınız var?
1 Mart 2010 tarihi itibariyle SCI' da indekslenen uluslararası dergilerde 59 çalışmam var. Bu makalelere SCI dergilerinde toplam 398 atıf yapılmış. Yurt içi makalem 103. Yurt içi ve yurt dışı 264 bildirim var.


YÖK Başkanı olsaydınız neleri değiştirirdiniz?
Bu çok zor bir soru. Çünkü YÖK Başkanının doğrusu yaptırım yeteneği ve bunu ne kadar hayata geçirebildiği hakkında bir fikrim yok. Ama, eğer bu gücüm olsaydı şu üç şeyi hemen yapmayı düşünürdüm:

1. Tüm akademik kadroları sözleşmeli ve üniversite kadrosu haline getirirdim. Türkiye'nin her yerinde geçerli doç., prof. statüsünü kaldırır, bu statüyü ciddi kriterlere bağlar ve yetkiyi, her türlü dogmadan özerkleştirilmiş TÜBA'ya verirdim.

2. Tıp fakültesinde olduğu gibi gelir getiren bölümlere, getirdikleri gelirin büyük kısmını bağımsız kullanabilme yeteneği verirdim.

3. Üniversite rektörlüğü için mevcut seçim ve atama sistemini kaldırır, yerine şu sistemi koyardım: Rektör adayı olmak için uluslararası ölçüleri de içeren çok ciddi kriterler koyardım. Böylece aday sayısı bir üniversitede 7-8'i geçemezdi.

Onların arasından öğretim üyeleri kimi seçerse, o, 4 yıl için atanırdı. Şimdiki sistem, eskiden bu yana tam bir rezaletler komedisi. Eski tarihlerde, düşünün sadece 3 oy alan, karı-koca öğretim üyesinden biri rektör atanabiliyordu. Ya da 8 yıllık rektörlük yapan kocasında sonra, onun doldurduğu kadrolardan alınan oy ile karısı rektör olarak atanabiliyordu ve iki dönem ise eğer, tam 16 yıl bir üniversiteyi sadece bir ufka teslim edebiliyordunuz. O zamanki sayın karar vericinin takdirleriyle kurucusu ve çok büyük emek vereni dışlanarak, şimdi darbeden yargılananların atandığı mütevelli heyeti olan ve böylece üniversite olmaktan çıkarılan ve çökertilen uluslararası üniversiteler var. Benim üniversitemde de seçime çok zaman var, ama inanın, daha şimdiden aday adayları bunu dile getiriyormuş. Bazı kişiler de sayın karar vericinin etrafındaki şu ya da bu kişiyle çok yakın olduklarını, ona tesir edebileceklerini ihsas ederek idareci ve adayların etrafında salınıyormuş ve çok da itibar görüyorlarmış. Ne kadar trajikomik değil mi? Bütün bu duyduklarımın tamamen uydurma olduğunu bilmenin beni ne kadar mutlu edeceğini ve ülkemin idarecileri ile ne kadar haklı bir gurur duyacağımı söylememe gerek yok sanırım. Öğretim üyeleri bu gururu hak ediyor. Tabii kriterleri sadece rektör için değil, rektör yardımcıları ve dekanlar için de koymalısınız. Getirin şu kriterleri, aday olabilenlerden en yüksek oyu alanı da bir dönemliğine atayın, bitsin artık bu berbat tartışma. Bilim insanının tercihine güvenmek ve onurunu yüceltmek lazım.

Mesleğinizde hedeflediğiniz yere ulaşabildiniz mi?
Bir ölçüde evet. Ama bir bilim insanı için yolun sonu yoktur; daha aşılacak çok yol var; uluslararası bilgi değerlendiren merkezlerde karar vericiler arasına da girmek gerekir.

Mesleğinizle ilgili ilginç bir anınızı anlatır mısınız?
İki anımı anlatayım; biri yurt dışında, biri içeride. Karolinska Hastanesinin Toraks Kliniğinde, orta yaş bir kadın meme kanserli hastaya plevra ponksiyonu yapılarak malign plevral sıvı boşaltılacaktı. Tam işlem başlarken hasta dönerek asistan doktorun eline vurdu, ardından işlem tepsisini yere savurdu ve bağırmaya başladı. İsveçli dostum, hastanın kendilerine küfür etmekte olduğunu söyledi. Odadaki herkes, iki hemşire, asistan ve öğretim üyesi hiç ses çıkarmadan hastanın biraz sakinleşmesini beklediler. Hasta hüngür hüngür ağlamaya başladı.

Öğretim üyesi dostum yanına yaklaştı, hastanın başını göğsüne dayayarak, ona sarıldı ve hastayı öpüp, sevmeye, teselli etmeye başladı. Ama, ikinci girişimde de tepsi yine savruldu, dostum hiç renk vermedi ve aynı tavrı sürdürdü. Böylece küfür-ağlama atağından yaklaşık 15 dakika sonra hasta ikna oldu ve sıvıyı boşaltabildiler. Öğretim üyesi kulağıma eğildi ve şöyle dedi: "O, 6-7 ay sonra yok!". Benim ülkemin hastaları bunu hak ediyor mu? Bence evet! Ama buna hep birlikte karar verelim. Bir hastam, bayağı da kötü haldeydi, kulağıma şöyle dedi:

Doktorum, seni çok severim; senden basit bir isteğim var: "Mezarlığa gittiğinde etrafa şöyle bir bak; bunların kaçı senin elinden geçti; sen de birgün onların yanına gideceksin, o zaman sana -Hocam buyur, hoş geldin! diyecekler." Bu söz kesinlikle doğruydu. Döndüm baktım; şimdiye değin 3 bine yakın akciğer kanserli hastanın sorumluğunu almışım, diğer hastalarım daha fazla. Özel odam, hizmet verdiğim hasta grubunun hizmet aldığı koridordadır ve sürekli kapımı açık tutarım. Hastalar veya yakınları istediklerinde gelip, girerler. Sıklıkla başım bilgisayar üstüne eğik olduğundan, kendi kendilerine "Hoca çalışıyor, rahatsız etmeyelim, bekleyelim" der kenara çekilir, sabırla beklerler, ben de hiç ses çıkarmaz, çalışmamı bozmazdım. Yukarıda konu ettiğim hastanın basit hatırlatmasından sonra "Hoca çalışıyor…" sözünü duyduğumda, dönüp "Buyurun bir şey mi istediniz!" diyerek onları içeri almaya başladım. Hayat en etkili okuldur!

Kendi sağlığınıza yeterli özeni gösterebiliyor musunuz?
Hayır!

Tıp dışında uğraşlarınız ya da hobileriniz var mı?
Var; zihin engellilerin eğitim ve rehabilitasyonu ve bazı sosyal-felsefi arkadaş çalışmaları.

Hiç keşke dediniz mi? Pişmanlıklarınız oldu mu?
Evet! Keşke ihtisas öncesi veya hemen sonrası uzun süreli yurt dışına çıksaydım ve mükemmel İngilizcem olsaydı!

Ailenize yeterince vakit ayırabiliyor musunuz?
Maalesef hayır!

03/05/2010
Yorum yazmak için tıklayınız

Bu sayfalarda yer alan okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan Medimagazin veya medimagazin.com.tr sorumlu tutulamaz.

Bu konuya yorum yazılmamıştır.
SON HABERLER
#MedimagazinHİT (HAFTALIK)
#MedimagazinHİT (AYLIK)
ETKİNLİKLER
Tarih Etkinlik Kategori Yer
28/08-29/08 Çocuklarda Motilite Bozuklukları Sempozyumu ÇOCUK... İSTA
27/08-31/08 20. Ulusal Anatomi Kongresi ANATOMİ İSTA
05/09-08/09 6. DOD Dermatoloji Gündemi DERMATOLOJİ SAKA
12/09-13/09 SCAI Menata Mentor Course-SCAI 2019 KALP VE... İSTA
14/09-14/09 7. Multidisipliner Nöroendokrin Tümör Sempozyumu NÖROLOJİ ANKA
11/09-14/09 World Congress of Perinatal Medicine KADIN... İSTA
12/09-15/09 10. Ulusal Haseki Tıp Kongresi ve 9. Haseki Hemşirelik Sempozyumu HEMŞİRELİ... SAKA